Bulutlar nasıl oluşuyor?
Tepenizde gördüğünüz orta büyüklükte, yaklaşık 1
kilometre çapındaki bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve
içinde 1-5 milyon kilogram su vardır. Peki nasıl oluyor da bu
kadar su başımıza kovadan dökülür gibi dökülmüyor, bu
kadar tonlarca ağırlık havada durabiliyor? Gerçekten bulutlar
gökyüzünün inanılmaz ve harika süsleridir.
Hiçbir bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir.
Çünkü oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç,
havadaki toz miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok
değişken olan atmosferde iki yerde bütün bu şartları eşit
olarak sağlamak mümkün değildir.
Isınan yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su
buharları şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir
yükseklikte basınç azaldığı, hava da soğuduğu için minik
su damlacıkları haline geçerler ve bulutları oluştururlar. Başlangıçta
bu damlalar o kadar küçüktür ki, çapları birkaç
mikrometredir. (İnsan saçı 100 mikrometredir.) Ortalama bir yağmur
damlasının oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının
birleşmesi gerekir.
Bulutların bu kadar ağarlığa rağmen gökyüzünde asılı
kalabilmelerinin sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır.
Her ne kadar bir kilometre çapındaki bir bulutta en azından
1000 ton su varsa da bu hacimdeki hava 1 milyon tondur, yani bin
kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur
taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar
tepemizde gezinip dururlar. Aslında yağmur yağarken yağmur
damlası oluşma işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp
bir anda kaybolmaz.
Bulutun oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları o
kadar küçüktür ki, üzerlerine gelen ışıkları doğrudan
yansıtırlar ve bu tip bulutlar pamuk gibi beyaz görünürler.
Su damlacıkları birleşip büyüdükçe, yani kalınlaştıkça
ışığı daha az yansıtırlar, bu nedenle de yağmur bulutları
daha koyu, gri hatta siyaha yakın renkte görünür. Gittikçe büyüyerek
ağırlaşan bu damlalar bulutun altında toplandığından, bu
tip bulutların tabanları üst taraflarına nazaran daha koyu
renktedirler.
Havadaki sıcaklık yatay olarak genellikle aynıdır. Bu nedenle
havanın içine suyu alabileceği yükseklik yatay olarak hemen
hemen aynı olduğundan bulutların altları daha düzdür.
Bulutun ortası ile üst kenarı arasındaki ısı farklı olduğu
ve üst tarafında su damlası oluşumu devam ettiği için üst
taraflar kıvrımlıdır.
Bulutlar şekillerine ve yüksekliklerine göre sınıflandırılırlar.
Genelde üç ana grupta toplanırlar. Bu sınıflandırmaya göre,
ince, tutam tutam, ufak bulutlara 'sirüs', kümeler halinde
olanlara 'kümülüs', ufukta tabaka halinde görünenlere de
'stratus' deniliyor. Ayrıca iki tane de yükseklik kategorisi
var. Bulutun tabanı yerden 2 bin-6 bin metre yükseklikte ise ön
ismi 'alto', 6 bin metreden daha yükseklikte ise de 'sirro'
oluyor. Yağmur bulutlarına da diğerlerinden ayırmak için
'nimbo, nimbüs' gibi isimler ekleniyor.
Yaşanmış en düşük ve en yüksek sıcaklık kaç derecedir?
Şimdiye kadar dünyamızda tespit edilebilen en düşük sıcaklık
güney kutbunda eksi 89.6 derece ile Antartika Vostok istasyonunda
ölçülmüştür. Sanılmasın ki güney kutbu devamlı kar yağışı
aldığı için dünyanın en soğuk yeridir. Antartika daima
karla kaplı olmasına rağmen dünyanın en az yağış alan çöllerinden
daha kuraktır. Soğuk hava çok uzun aralıklar da olsa düşen
her yağışı dondurup, koruduğu için sürekli kar ve buzlarla
örtülüdür.
Ortalama sıcaklık olarak güney kutbu eksi 49 derece ile kuzey
kutbundan 2 derece daha soğuktur. Çünkü güney kutbu deniz
seviyesinden daha yüksektir, güneşten daha az ışık alır ve
güneşin gittiği zamanlarda bu ışığın getirdiği ısıyı süratle
kaybeder. Dünyadaki buzların yüzde 90'ı güney kutbundadır,
buzlar denizin altında 600 metre derinliğe kadar iner. Yaşam
ancak buz parçalarının kıyılarında penguen ve fok sürüleri
olarak görülür.
Kuzey kutbu, altında hiçbir kara parçası olmaksızın, denizin
üstünde yüzen bir buz kütlesidir. Kuzey kutbunda bulabileceğiniz
her taş mutlaka göktaşıdır.
Dünyamızda ölçülebilecek en düşük soğukluk eksi 273
derecedir. Bundan daha düşük sıcaklıkta moleküller hareket
edemeyeceği için buna 'mutlak sıfır' denilir.
Dünya üzerindeki ortalama sıcaklık 5-10 derece artsa Grönland
ve Antartika'daki buzullar erir, okyanuslardaki su düzeyi 100
metre artar ve tabii dünya haritası da önemli bir şekilde değişirdi.
Dünyada bugüne kadar saptanabilen en yüksek sıcaklık gölgede
58 derece olarak 13 Eylül 1922 tarihinde Libya'da El-Azizia'da ölçülmüştür.
Tabii en yüksek sıcaklık insanı en fazla rahatsız eden sıcaklık
anlamına gelmez. Burada havadaki nemin, yani rutubetin çok önemli
bir yolu vardır. Göremeyiz ama havanın içinde su da, daha doğrusu
su buharı da vardır. Atmosferde bulunan su miktarı
toplanabilseydi, dünya yüzeyini 2.5 santimetre kalınlığında
bir su tabakası kaplardı.
Ancak havanın içine alabileceği su miktarının bir sınırı
vardır. Bu suya doyma seviyesine gelince hava artık içine su
alamaz. İnsanlar terleyince ter buharlaşıp havaya karışamaz
ve artık terleyemezler, rahatlayamazlar. Çok kuru bir havada 35
derecede terleyebildiğiniz için fazla bir rahatsızlık duymaya
bilirseniz de, nemli, suya doymuş havada 25 derece bile bunalma
hissi verebilir.
Suyun hacmi, donunca niçin küçülmüyor?
Günümüzde ilim o kadar gelişmiştir ki, atomun, çekirdeğinin,
çevremizdeki her şeyin, dünyamızın hatta gökyüzündeki yıldızların
hareketlerinin şimdiye kadar keşfedilen ve bilinen fizik
kuralları ile izahı mümkündür. Bildiğimiz her şey fizik
kurallarına uyar. Bir şey hariç. Yaşamımızın ayrılmaz bir
parçası olan su.
Fizik kurallarına göre bir madde ısıtıldığında genişler,
genleşir. Soğutulduğunda da büzüşür, yani hacmi azalır.
Ancak su bu kurala uymaz, aksine sıfır derecenin altına soğutulduğunda
donar ve buz olarak hacmi azalacağına artar. Saf su buza dönüşürken,
hacminin yüzde 9'u oranında genişler. Buzda su molekülleri olağanüstü
gevşek bir oluşum içinde yer alırlar. Buz, arada deliklerin
kaldığı bir yapıya sahiptir.
Bilindiği gibi, bilimsel formülü 'H2O' olan su, iki hidrojen ve
bir oksijen atomundan oluşmuştur. Bu iki hidrojen atomu, oksijen
atomu ile birleştiklerinde, kendi aralarında 105 derecelik bir açı
meydana getirirler. Yapı olarak iki hidrojen atomunu birleştiren
başka elementler de vardır ve onlar fizik kurallarına uyarlar.
Örneğin aynı yapıdaki 'H2S' eksi 83 derecede donar ve eksi 60
derecede gaz haline geçer. Ancak su su hidrojen atomlarının
dipol bağlantıları nedeni ile sıfır derecede donar, artı 100
derecede gaz haline geçer, donarken de hacmi küçüleceğine büyür.
İşte bu fizik yasalarına aykırı özellik dünyamızdaki yaşamı
sağlar. Eğer buz sudan daha yoğun, yani daha ağır olsaydı,
suyun içinde dibe batardı. Soğuk bölgelerde denizlerde, göllerde
ve nehirlerdeki dibe batan buzlar, güneş ışığı
alamayacaklarından eriyemeyeceklerdi. Böylece yıllar süren
birikimlerle her tarafı buzlar kaplayacak ve buzullar devri başlayabilecekti.
Ancak buz, yoğunluğunun azlığı nedeni ile suyun üzerinde kalır.
Bu durumda buzlar altlarındaki suların donmalarına engel
oldukları için dünyamızdaki ani ısı değişikliklerini de önlerler,
gece ve gündüz arasındaki ısı farklarını azaltırlar ve yaz
günlerindeki güneş ışığı ile kolayca erirler.
Eğer buz sudan daha ağır olmuş olsaydı, gezegenimizdeki tüm
su rezervleri donmuş olurdu. Belki de başlangıçtaki buzul
devrinde öyleydi de, tabiat ana kendi koyduğu kurallara aykırı
olarak, hidrojen atomlarının arasındaki açıya biraz dokundu,
buzun suyun üstünde kalmasını sağladı ve dünyamızı bizim
için yaşanır hale getirdi.
Güneşe yaklaştıkça hava niçin soğuyor?
Dünyamızdaki ısının kaynağı güneş olduğuna göre ve bir
dağın tepesi güneşe daha yakın iken orada hava niçin daha soğuk
oluyor? Öncelikle şunu söyleyelim ki, güneş ile dünya arasındaki
mesafeyi düşünürsek, bir dağın tepesine çıkmakla bu
mesafedeki azalış çok önemsiz kalır. Güneş dünyamızdan
149.5 milyon kilometre uzakta iken dünyamızdaki en yüksek dağın
yüksekliği 9 kilometreyi bile bulmaz. (Everest: 8.846)
Biz zaten her gün evimizde otururken dünyanın kendi çevresinden
dönmesinden dolayı, dünyanın çapı kadar, güneşe 12 bin
kilometre yaklaşıp uzaklaşıyoruz. Elips şeklindeki yörüngesinde
dünya güneşin etrafında dönerken güneşe en fazla yaklaştığı
mesafe 147 milyon, en uzaklaştığı mesafe ise 152 milyon
kilometredir. Yani dünya zaten bir yıl içinde güneşe 5 milyon
kilometre yaklaşıp uzaklaşmaktadır. Bu durum dünyamızdaki ısıyı
pek etkilemez, mühim olan ışınların dik gelmesidir.
Güneşin dünyamızda yarattığı sıcaklık, ışınların yeryüzünde
yansıması ile olur. Ondan sonra yükseldikçe nemli havda her
kilometrede yaklaşık 6-7 derece düşer. Yani Everest'in dibi
ile tepesi arasında 50 dereceden fazla sıcaklık farkı olması
doğal. Bu sıcaklık düşüşü atmosferin birinci katmanına
kadar böyle sürüyor. Yani yeryüzünde ısı 25 derece iken 11
kilometre tepemizde -50 dereceye kadar düşüyor. Bundan sonra sıcaklık
değişiminin akıl almaz dansı başlıyor.
Atmosferin ikinci tabakası olan ve içinde ozon tabakası da
bulunan 11. ve 48. kilometreler arasında hava ısısı bu sefer
tam tersi yükseldikçe artıyor, tekrar sıfır dereceye kadar çıkıyor.
48. kilometreyi geçip 3. tabakaya girince ta 88. kilometreye
gelene kadar tekrar düşüşe geçiyor. Bu tabakanın sonunda,
yani 88. kilometrede -80 derecelere kadar düşüyor. Bundan sonra
da sürekli yükselişe geçerek güneşe yaklaştıkça artıyor.
Güneşin yüzeyinden 2 milyon derece sıcaklıkla çıkan
ışığın 149.5 kilometre yol kat ettikten sonra dünyamız yüzeyine
yaşayabileceğimiz bir ortamı yaratacak şekilde bu kadar ince
ayarla gelmesi hakikaten inanılmaz.
Yeryüzünde ısınan havanın yükseldiği doğrudur, ama hava bu
enerjisini yükselirken harcar ve dağın tepesine ulaştığında
çevre hava ısısı ile aynı ısı derecesine gelir. Dağ
tepesinin soğuk olmasının bir başka nedeni dağ yüzeylerinin
şekilleri dolayısıyla güneş ışınlarını dik alamamalarıdır.
Bu nedenle dağların etekleri bile serin olur, burada ısınıp yükselen
bir hava tabakası bile oluşamaz. Ayrıca dağdaki kayalarla
birlikte kar ve buz da güneş ışınlarını fazla emmez ve çoğunu
yansıtırlar.
Yeryüzünün ısınmasında bulutlar da önemli rol oynarlar.
Dikkat ederseniz bulutsuz geceler, bulutlu gecelerden daha soğuktur.
Çünkü bulutlar yerden gelen ısıyı tekrar yere yansıtırlar.
Dağ zirvelerinde ise ne bu sıcaklığı yere tekrar yansıtacak
bulut vardır, ne de onu tutacak yoğunlukta atmosfer.
Deniz suyu niçin tuzludur?
Yirminci yüzyılın başlarında bilim insanları bu konuyu çok
basit bir şekilde açıklıyorlardı. Bu açıklamaya göre, her
ne kadar nehirlerin suları tatlı ise de içlerinde bir miktar da
erimiş mineral vardır. Yataklarındaki bu mineralleri ve içlerinde
tuz bulunan kayaları erozyona uğratarak okyanuslara taşırlar.
Bu mineraller içinde en çok olanı kimya dilinde sodyum klorür
(NaCl) diye adlandırılan bildiğimiz sofra tuzudur ve bir daha
karaya geri dönmez.
Bilim insanları bu teoriden yola çıkarak dünyanın yaşının
da hesap edilebileceğine inanıyorlardı. Ancak nehirlerdeki tuz
oranı ile okyanuslardaki tuz oranı mukayese edilerek yapılan
hesaplamalarda dünyanın yaşı 300 milyon yıl çıktı. Dünyamız
ise gerçekte 4,5 milyar küsur yaşındadır.
Ayrıca bu teoriye göre denizlerdeki tuzun her geçen yıl artması
gerekir. Her ne kadar denizlerdeki tuz oranı bölgelere ve zamana
göre değişiklik gösterse de içindeki belli başlı
elementlerin yoğunluklarının yüz milyonlarca yıl hemen hemen
aynı kaldıkları bilinmektedir. Öyleyse bu yüksek miktardaki
tuz başlangıçta denizlere nereden gelmiştir? Bilim insanları
da tam olarak bilemiyorlar ve emin değiller ama iyi bir
tahminleri var.
Tuz iki çeşit atomdan yapılmıştır. Sodyum (Na) ve Klor (Cl).
Bilim insanları Sodyum'un ilk teoride olduğu gibi nehirler yolu
ile karalardan denizlere taşındığını, Klor'un ise dünya
tarihinin ilk dönemlerinde, yer kabuğu ile yer merkezi arasında
kalan katmanlardan, okyanusların diplerindeki çatlaklar ve
volkanlar yolu ile denize karıştığını ve bu ikisinin birleşerek
denizin tuzunu oluşturduklarını tahmin ediyorlar.
Ama hala niçin denizlerin gittikçe tuzlu olmadığının cevabını
alabilmiş değiliz. Bilim insanları bunun açıklamasını da şöyle
yapıyorlar: Tuz nehirler yolu ile denizlere ilave edilmektedir,
ama aynı zamanda denizdeki diğer kimyasallarla birleşerek,
okyanus tabanındaki kayalar tarafından emilerek veya deniz
suyunun çözeltisinden ayrılıp çökelti haline gelerek bir şekilde
deniz suyunun içinden eksilmektedir.
Yüz milyonlarca yıl, eksilme ve ilave etme yolu ile deniz
suyunun tuzluluk oranını hep aynı tutan bu müthiş ayar gerçekten
çok etkileyici.
Arzın merkezine seyahat nasıl olurdu?
Eğer dünyanın merkezinden geçen ve öbür tarafa açılan bir
kuyu kazabilseydik ve de bu kuyunun ağzından içeri atlasaydık
ne olurdu?
Kesin olan bir şey var ki, dünyanın merkezine ulaştığımızda,
erimiş magma içinde eriyip yok olacaktık. Biz yine de magmayı
ve hava sürtünmesini unutup, bu boş kuyuda yapacağımız
yolculuk nasıl olurdu, ona bakalım.
Dünyanın merkezine ulaştığımızda ağırlığımız sıfırlandı.
İnsanı dünyanın merkezine çeken yer çekimi bu noktada her yönde
aynı olduğundan, ağırlığımız sıfır olur, ama ilk hızla
merkezi geçer öbür uca doğrun seyahate devam ederdik.
Kuyudan atladığımızda süratimiz gittikçe artar, merkezi geçtikten
sonra gittikçe yavaşlamaya başlar, kuyunun öbür ucunda, yani
başladığımız noktadan yaklaşık 13 bin kilometre sonra hızımız
sıfırlanır, kuyunun kenarına iyi tutunamazsak, gerisin geriye
düşer ve bu hareket kuyunun iki ucu arasında sonsuza kadar
devam ederdi.
Ama unutmayalım ki, başlangıçta hava sürtünmesini hesaba
katmadığımızı söylemiştik. Sürtünme nedeni ile her
seferinde merkezden daha az uzaklaşır ve sonunda merkezde
hareketsiz kalırdık. Siz, siz olun, her gördüğünüz kuyunun
içine atlamayın!
Gökyüzü neden mavidir?
Bu işin daha ilginç bir yanı var. Güneşin ışığı ne
renktir, hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun sarı diyeceğine
eminim. Güneş ışığı beyazdır, yani bir renk değildir, bütün
renklerin karışımıdır.
Bunun ispatı ise çok kolaydır. Eğer evinizde kristal bir avize
varsa, bir parçasını annenize belli etmeden alın ve güneşe
doğru tutun. Kristalin ışığı kırarak aynı gökkuşağının
renkleri gibi ayrıştırdığını göreceksiniz.
Bilindiği gibi, güneşin beyaz ışığı aslında mor, mavi, yeşil,
sarı, turuncu ve kırmızı renklerin karışımıdır. Güneşten
çıkarak atmosferimize kadar yol alan güneş ışınlarının çoğunluğu
teğet geçerken, bir kısmı atmosferimiz tarafından emilir.
Bu ışık atmosferden geçerken mor tarafındaki ışıklar, kırmızı
tarafındakine göre daha fazla dağılırlar ve atmosferde çoğunlukla
mavi renk kırılarak yeryüzüne yansıtılır. Bu durumda biz gökyüzünü
mavi renkte görürken, güneşi de beyaz-sarı karışımı bir
renkte görürüz.
Atmosferimiz olmasaydı, güneşi yine parlak bembeyaz renkte görecek
ancak bütün gökyüzü geceleri olduğu gibi karanlık olacak, güneşle
beraber diğer yıldızlar da görünüyor olacaktı. Peki aslında
beyaz renk olan güneş ışınları yukarıda bahsedilenler
nedeniyle sarı renk görülüyor da, güneş ufka yaklaşıp
batarken nasıl turuncu, hatta kıpkırmızı bir renk alabiliyor?
Güneş ufukta alçaldığı zaman, açısı nedeniyle gözümüze
ulaştığı mesafe de uzandığından, ışınları ona bakanlara
da çok yol kat ederek ulaşır. Bu, ışınların havada daha çok
molekül ve parçacık arasından geçmesi, onlar tarafından daha
çok yansıtılması ve dağıtılması demektir.
Böylece güneş ufukta alçalmaya, batma noktasına doğru
gelmeye başlayınca, o anda tepesinde bulunduğu yerlerde kırmızı
dışındaki renkler atmosfer tarafından emildiği için gökyüzü
mavi, güneş sarı renkte görüldüğü halde, güneşi ufukta görenlere
kırmızı ve biraz da turuncu renkler ulaşır.
Un niçin çok tehlikeli bir patlayıcıdır?
Tarihte kayda geçen ilk un patlaması 1785 yılında İtalya'da
Turiri'de bir ekmek fırınında, bir lambanın un tozunu tutuşturması
sonucu oldu. Ölüme ve fazla zarara yol açmayan bu patlamadan
sonra konu unutuldu gitti.
Modern günlerimizin başlangıcında, insanlık tarihinin ana gıdası
ekmeğimizin en önemli girdisi olan unun çok ciddi bir şekilde
yanarak patlayabileceğini kime söyleseniz herhalde şaka kabul
eder gülerdi. 1981'de ABD'de büyük bir hububat silosu infilak
edip, 9 kişi ölüp, 30 kişi de yaralanınca gülmeler durdu.
1988'de hububat bulunan yerlere belirli bir emniyet standardı
getiren kuralların uygulanmasına başlanmasına rağmen 90'lı yıllarda
sadece ABD'de undan kaynaklanan ortalama yılda 13 patlama oldu.
Peki nasıl oluyor da un bu kadar tehlikeli bir şekilde
patlayabiliyor? Sebebi basit. Çünkü o bir karbonhidrat. Havada
toz olarak asılı duran karbonhidratın miktarı, bir metreküpte
50 gramı aşınca herhangi bir şekilde tutuşturulduğunda
patlar. Un tozları o kadar küçüktür ki, anında yanar ve bu
yangın diğerlerine zincirleme yayılır. Bu da toz bulutunda,
ortama da bağlı olarak, patlayıcı bir güç oluşturur. Benzer
durum şeker, puding ve hatta çok ince testere talaşlarında
bile oluşabilir.
Bir yangının çıkması için üç şeyin bir arada olması
gerekir. Hava (içindeki oksijen), yanıcı madde (burada un
oluyor) ve tutuşturucu. Silolarda insanların çalıştıkları
yerlerde tutuşmak için gereken metreküpte en az 50 gram un tozu
miktarına pek ulaşılamaz. Tabii burada unutulmaması gereken
patlamaya sebep verenin yanıcı maddenin havada asılı duran toz
miktarı olduğudur, yoksa yere serilen unda böyle bir tehlike
yoktur.
Silolarda tutuşmaya sebep olan şeyler, bilinçsizce yapılan bir
kaynak, bir kesme işlemi, sigara, asansörler ve konveyörlerin
mekanizmalarından çıkan kıvılcımlar olabilir. Şüphesiz
ortamın da çok önemi vardır. Patlamanın yarattığı büyük
basınç boşalacak yer bulamazsa binayı bile yıkabilir. Açık
havada ise patlama olmaz ama yine de tehlikeli bir alevlenme olur.
Hanımlar, endişelenmeyin, kurabiye veya börek yapmak için aldığınız
bir kilo undan 50 gramı havaya uçmaz. Bu olay için tonlarca un
gerekir. Hamur yoğurmak için balkona çıkmanıza hiç gerek
yok!
Patlamış mısır nasıl patlıyor?
Patlamış mısırın hikayesi beş bin yıl evveline, Amerika kıtasına
kadar uzanıyor. Amerika yerlileri gıda için kullanılacak mısır
ile içi daha sulu olan patlayabilir mısırların arasındaki
farkı biliyorlardı.
Kolomb kıtaya ayak bastığında yerlilerin mısır kültürünü
gördü, ama asıl ilgi 1510'lu yıllarda Güney Amerika'da terör
estiren Hernanda Cortes'in Aztek'lerin dini ayinlerde ipe dizilmiş
patlamış mısırları yediklerini görmesi ile başladı. Üstelik
yerliler mısırı bir çeşit şişe geçirerek, tekrar tekrar ısıtarak
veya kızgın kuma gömerek değişik şekillerde patlatarak
yiyorlardı.
Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa'ya getirilen ürünlerin
içinde en ünlüleri patlamış mısır ve tütündü.
Birincisine çok fazla yağ ve tuz ilave etmezseniz, kesinlikle
ikincisinden daha sağlıklıdır. Ancak tüm mısır taneleri
patlamaz. Patlayan mısırın gizemini yaratan iki faktör vardır:
Mısır tanesinin içinin çok güzel bir ısı geçiş özelliğiyle
müthiş bir mekanik mukavemete, yani sağlamlığa sahip kabuğu.
Mısıra dikkatli bakıldığında, etrafında kalın ve su geçirmez
bir kabuk olduğu görülür. Bunun altında iki tabaka daha vardır.
Tanenin bu iç kısımlarındaki moleküllerin sıralanış biçimi,
normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı
normal tanelere oranla neredeyse iki misli hızla içine yayılabilir.
Kalın kabuk ısıtıldığında, tanenin içi de süratle ısınır
ve içindeki su, basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma süresince
gittikçe artan bu basınç, sonunda kalın kabuğun adeta infilak
ederek yırtılmasına yol açar. Tane ilk boyutundan yaklaşık
30 misli büyür, içi dışına gelir, yani tanenin içindeki
yumuşak kısım dışarı çıkarak yenilebilir kısmı oluşturur.
Bu özelliği tabiatta başka hiçbir şeyde göremezsiniz. Belki
biraz ekmeğin oluşumunu buna benzetebiliriz.
Bir mısır tanesinin ideal bir şekilde patlayabilmesi için, içinde
en az yüzde 14 oranında su olması gerekir. Bunun altındaki
oranlarda yine patlar ama kısmen açılır, istenen sonuç alınamaz.
Mısırın içerisindeki su oranını artırmak için, kapalı bir
ortamda üzerine su serpiştirilmesi ve beklemeye bırakılmasının
faydalı olacağı söylenir ama bu işlem mısırın içindeki su
oranını en fazla yüzde 1 artırır. Bir mısırı iğneyle
delerseniz, bir fırında veya güneş altında bekletirseniz, 150
derecenin altında ısıtırsanız, yukarıda bahsedilen suyun
buharlaşması, basınç ve infilakın hiçbiri gerçekleşmez.
Soğan doğrarken niçin gözümüz yaşarır?
Soğanın anavatanının Güneydoğu Asya olduğu sanılıyor. Günümüzde
ise dünyanın her yerinde, özellikle sıcak iklim kuşaklarında
yetiştirilmekte ve tüketilmektedir. Soğanın tarihi o kadar
eskiye gitmektedir ki, kayıtlı tarihten de önce Çin, Hindistan
ve Ortadoğu'da yiyecek olarak kullanıldığı tahmin ediliyor.
Soğan besleyici bir gıda olmasının yanı sıra müthiş bir
aromatik özelliği de sahiptir. Bu aromada içindeki kükürtlü
maddelerin büyük etkisi vardır, ancak aroma tek başına kükürtlü
maddelerden kaynaklanmamaktadır. Soğan ve sarımsakta sülfür
ihtiva eden amino asitlerin türevleri de vardır.
Bir soğanı kestiğinizde bunlardan "S1
propenylcysteinesulphoxide" adı verilen kısım çözülür
ve gözlerimizi tahriş eden "proponal-S oxit" adlı kısmı
ortaya çıkar. Kimya ilminin karışık kelimeleri aklımızı
karıştırmadan esasa geçersek, bu maddenin gözümüze değmesi
ile bir çeşit hidroliz olur ve içinde eser miktarda bulunan sülfrik
asit gözümüzü yakar ve yaşarmasına neden olur.
Bu bileşimler çok dengeli değillerdir. Örneğin çok düşük
bir ısı işlemi sonucunda dahi tamamen yok olurlar. Bu nedenle
de pişmiş soğanda hiç bulunmazlar ve göz yaşartamazlar. Soğan
doğrarken gözlerinizin yaşarmaması için önerilen birçok önlem
vardır.
Önce en ciddisini söyleyelim. Bazı aşçılar soğanı kesmeden
önce ıslatmayı, keserken de ıslak tutmayı veya soğanı çeşmeden
akan suyun altında kesmeyi öneriyorlar. Bir başka görüş ise
soğan doğrarken ağızdan nefes almayı tavsiye ediyor. Bu görüşe
göre gaz nefesimizle birlikte burnumuza girip gözümüze yaklaşmak
yerine doğrudan ciğerlerimize girer ve çıkarmış. Bunu sağlamak
için de dişlerimizin arasına bir metal kaşık koymak
yeterliymiş.
Soğan doğrarken gözlerimizin yaşlanmasını önlemek için,
dudaklar arasına bir limon dilimi, dişler arasına bir kesme şeker
veya dörtte bir dilim ekmek bulundurmayı önerenler de var. Böylece
ağzımıza alacağımız bu gibi şeylerin, aldığımız
nefesteki sülfür gazını emdiğini iddia ediyorlar.
Diğer görüşler ise, soğanın doğranılmasına tepesinden başlanılması
ve cücüğünün en sona bırakılması veya soğanı doğramadan
önce yarım saat buzdolabında tutulması şeklinde. Soğan doğrarken
deniz gözlüğü veya kontakt lens takılmasının faydalı olacağını
ileri sürenler de var. Bu kadar çok önlem seçeneğinin içinde,
siz bir tanesini bile uygulamıyorsanız, yapacak bir şey yok, soğanı
ağlaya ağlaya doğramaya devam edeceksiniz.
Biber neden acıdır?
Biber acı değildir. Acı, tatlının tersidir ve acıya örnek
olarak kivinin ya da greyfurdun tadı gösterilebilir. Biber acı
değil yakıcıdır. Bunun tersi ise serinletici olup, buna da örnek
olarak nane veya mentol gösterilebilir.
Biberin yakıcılığı, içinde bulunan kapsaisin adı verilen
bir tür bileşikten kaynaklanır. Bu maddenin büyük bir kısmı,
biberin etli kısmında ve tohumlarında bulunur. Bu nedenle ucu
pek yakıcı olamayan biberin, yenildikçe yakıcılığı daha çok
hissedilir.
Kapsaisin maddesi bibere yakıcılık vermekle kalmaz, cilde temas
ettiğinde tahrişe de yol açar. Hatta bu özelliğinden dolayı
bazı romatizma ilaçlarının formüllerinde de kullanılır.
Yeşil biber kırmızı olanından daha yakıcı değildir. Yakıcı
biberler koyu renkli ve çok sivri uçludur. Biberler A ve C
vitaminleri bakımından çok zengin olup, sıcak havada yenilen
yakıcı biberler insanı terletirler ve terin buharlaşmasıyla
insanda bir serinlik hissi duyulur.
Buna karşın, biberin içindeki kapsaisin maddesi, insanda tükürük
salgısını da artırır, solunum ve kan basıncında değişimler
yaratır, bağırsaklarda emilimin azalmasına yol açar.
Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda, diğer kanserojen
maddelerle birlikte alındığında, karaciğer kanserinin ortaya
çıkmasında, hızlandırıcı rolü olduğu konusunda ciddi kuşkular
vardır.
Biberden ağzımız yanınca çoğumuz hemen su içeriz ve bir işe
yaramadığını görürüz. Peki nasıl oluyor da, biberin yakıcı
tesirini su gideremiyor? Sebebi basit, yağ ve su kesinlikle
birbirlerine karışmaz. Biberlerin yakıcılık veren maddesi yağlı
olduğu için, ne kadar su içerseniz için onunla birleşmez. En
iyi metot ekmek yemektir. Ekmek bu yağı absorbe der ve mideye taşır.
Bir diğer etkili yol da süt içmektir. Sütün içindeki kasein
maddesi bir deterjan görevini üstlenir, biberin yağı ile karışarak
ağzı temizler. Bu da yeterli değilse rakı içilmesi önerilir.
Rakı da diğer alkol içeren sıvılar gibi yağı çözer ve
sorunu giderir, ama sonuçları ertesi sabah ortaya çıkacak başka
sorunlar getirir.
Arabalarda hava yastıkları nasıl çalışıyor?
Hava yastıkları 80'li yılların başında ortaya çıktıklarından
beri binlerce hayatı kurtarmışlardır. Aslında hava yastıkları
İkinci Dünya Savaşı sırasında uçakların yere çakılmalarında
bir önlem olarak tasarlanmış ve ilk patent o zamanlarda alınmıştı.
Hava yastıklarının arabalara uygulanmasında birçok problemle
karşılaşıldı. Basınçlı havanın araba içinde muhafazası,
süratle şişmenin sağlanması, ani şişme sırasında yastığın
patlamasının veya kişiye zarar vermesinin önlenmesi vs...
Hava yastığında üç ana parça vardır. Birincisi yastığın
kendisi ki, ince naylon iplikten yapılmış ve konsolda bir
silindir üzerine sarılmıştır. Aslında sürücü tarafındaki
hava yastığı diğerlerinden farklıdır. Diğerleri tipik bir
silindir şeklinde iken sürücü tarafındaki direksiyonun ortasına
uyacak şekildedir.
İkinci olarak yastığa ne zaman şişeceğini bildiren, arabanın
ön tarafında bir sensör vardır. Bir tuğla duvara yaklaşık
saatte 15-25 kilometre süratle çarpıldığında oluşacak
kuvvet karşısında sinyal verecek şekilde ayarlanmıştır.
Son olarak da şişme sistemi vardır. Hava yastıkları sıkıştırılmış
veya basınç altındaki havanın veya bir gazın salıverilmesiyle
şişmezler. Bir kimyasal reaksiyonun sonucunda şişerler. Bu
kimyasal reaksiyonun ana maddesi "sodyum azide"dir, yani
NaN3. Normal şartlarda durağan olan bu molekül ısıtılınca
anında ayrışır ve ortaya nitrojen gazı çıkar. Çok az
miktarından, yani 130 gramından 67 litre nitrojen çıkabilir.
Ancak bu ayrışmadan ortaya bir de sodyum (Na) çıkar ki, çok
reaktiftir. Su ile birleşince vücuda bilhassa gözlere, buruna
ve ağza ağır tahribat verebilir. Bu tehlikeyi önlemek için
hava yastığı üreticileri kimyasal reaksiyonda sodyum ile birleşebilecek
bir gaz daha kullanabiliyorlar ki, bu da potasyum nitrattır
(KNO3). Bu reaksiyondan da yine ortaya nitrojen çıkar.
Arabanın önündeki sensör belli bir seviyenin üstündeki çarpmada,
NaN3 çözülür, açığa çıkan nitrojen hava yastığına
dolarak şişirir. Burada ilginç olan sensörün çarpmayı algılaması
ile yastığın şişmesi arasında geçen zamandır. Sadece 30
milisaniye yani 0.030 saniye.
Bir saniye sonra yastık üzerindeki özel delikler vasıtası ile
kendi kendine söner ve kazazedeye devamlı baskı yapılmasına
mani olur.
Paslanmaz çelik niçin
paslanmaz?
Çelik ile demir arasında çok az bir fark vardır. Saf demir bir
bakır kadar yumuşaktır. Onun içine yüzde 2'ye kadar karbon
katılması ile inanılmaz bir mukavemet, sertlik ve mekanik özellikler
elde edilir ki, adı artık çeliktir. Demirin bol olması, kolay
ve ucuz elde edilmesi nedeniyle çeliğin de kullanımı çok yaygındır.
Ancak çelikte de, demirde olan zayıf bir nokta vardır.
Paslanma, diğer bir deyişle oksidasyon.
Günlük hayatımızda kullanılan eşyaların paslanması sonucu
her yıl dünyada milyonlarca dolar boşa gitmektedir. Bu kaybın
büyük bir kısmı demir ve çeliğin paslanmasından dolayıdır.
Paslanmayı kısaca demirin havadaki oksijen ile birleşmesi
olarak tanımlayabiliriz. Aslında bu elektro kimyasal bir
reaksiyondur. Bu nedenle malzemenin bir yerinde başlayan paslanma
boyanın altından geçerek diğer bir yerde ortaya çıkabilir.
Sadece demir ve çelik değil diğer metaller de paslanır. Örneğin,
alüminyum, pirinç, bronz gibi. Ancak onlarda malzemem ile
oksijenin birleşmesinden oluşan çok ince bir tabaka, daha oluşur
oluşmaz malzemenin hava ile temasını keserek koruyucu bir rol
oynar, paslanmanın ilerlemesini önler. Bu tabaka o kadar incedir
ki, malzemenin rengi hemen hemen değişmez. Demirdeki paslanmanın
özelliği onun ve oksijen atomlarının boyutlarındaki büyük
farktan dolayı yüzeyde sağlam bir birleşme olmaması,
paslanmanın malzemenin içine nüfuz etmesi, sadece görüntü değil
mukavemetin de bozulmasıdır.
Paslanmada havadaki nemin de etkisi büyüktür. Reaksiyondaki su
miktarı pasın rengini de belirler. Bu nedenle pasın rengi siyah
veya çok koyu kahverengi olabildiği gibi sarımtrak da olabilir.
Paslanmanın hızını artıran faktörlerden bir diğeri de
tuzdur. O da elektro-kimyasal reaksiyonun hızını artırır. Kışın
kar nedeni ile yollarına tuz dökülen yerler ve deniz kenarlarında
paslanma daha hızlı olur.
Paslanmaz çelikten önce, paslanmayı önlemek için malzeme
boyanıyor veya galvaniz kaplanıyordu. Bu çözümler de özellikle
sağlık ve gıda sektöründe başka sorunlar yaratıyordu. İlk
paslanmaz çeliği Harry Brearley, 1913 yılında tesadüfen keşfetti.
Tüfek namluları için çeşitli metalleri birleştirerek
deneyler yaparken bazılarının paslanmaya karşı dirençli
olduklarını gördü. Her büyük buluşta olduğu gibi, o da
bunu sanayicilere kabul ettirebilmek için uzun bir uğraş verdi.
Krom gibi bazı metaller, atom boyutlarının birbirine yakın
olmasından dolayı oksijenle çok kolay ve süratli birleşirler.
Kalınlığı birkaç atom olacak kadar çok ince ama çok sağlam
bir tabaka oluştururlar. Başka reaksiyon olmaz. Bu tabaka
zedelense bile tekrar oluşur. Krom belli bir oranda çeliğe katılırsa
yine aynı olay olur, çelik artık paslanmaz.
Paslanmaz çeliğin içinde yüzde 10-30 krom vardır. Bu orana ve
eklenecek nikel, titanyum, alüminyum, bakır, sülfür, fosfor ve
benzeri elemanlara bağlı olarak kullanım yeri değişir.
Kağıt nasıl yapılıyor?
Kleopatra, Konfiçyüs, Einstein, Edison, Ts'ai Lun. Bütün bu kişilerin
içinde insanlık tarihinin gelişimine en büyük faydası olan
kimdir dersek, herhalde Ts'ai Lun demezsiniz. Ama O'dur. Ts'ai Lun
günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce Çin'de yaşayan bir
memurdu ve MS 105 yılında bugünkü kullanılan hali ile kağıdı
icat etti. Dutağacı kabuğu, kenevir ve kumaş parçalarını
suyla karıştırarak ezdi, lapa haline getirdi, presleyerek
suyunu çıkardı ve bu ince tabakayı kuruması için güneşin
altında ipe astı.
Aslında insanlar MÖ 3500 yıllarında bile üzerine yazı
yazabilecek çeşitli şeyler kullanıyorlardı. Kağıdın icadı
sonraki devirlerde Çinlileri dünyanın en gelişmiş kültürünün
sahibi yaptı. Şaşırtıcıdır ki, Orta Asya'ya 751, Bağdat'a
ise 793 yılında ulaşan Ts'ai Lun'un kağıt yapma metodu,
Avrupa'da ilk kağıt ancak 1151 yılında İspanya'da yapılabildi.
Özellikle matbaanın icadı ile birlikte kağıda olan ihtiyaç
gittikçe büyüdü. Yeterli hammadde bulmakta zorlanıldı. Ayrıca
bu şekilde kağıt imalatı çok zaman alıyordu ve dünyanı bir
çözüme ihtiyacı vardı.
Kesin tarih bilinmiyor ama yaklaşık 18. yüzyılın başlarında
Fransız bilimci Rene - Antonie Ferchault de Reaumur ormanda ağaçların
arasında yürürken bir yaban arısı kovanı gördü. Yaban arıları
evlerinde olmadığından durup kovanı incelemeye başladı.
Birden kovanın kağıttan yapılmış olduğunu gördü. Peki
onlar paçavra kullanmadan kovanı nasıl yapıyorlardı? Sadece
paçavra değil, kimyasallar, ateş ve karıştırma tanklarını
da kullanmıyorlardı. Arılar insanların bilmediği neyi
biliyorlardı?
Aslında her şey çok basitti. Kısa bir gözlem sonucunda gördü
ki, yaban arıları ince dalları veya çürümüş kütükleri
kemirir gibi ağızlarına alıyorlar, burada mide sıvıları ve
salyaları ile karıştırıyorlar ve kovanlarını yapmada kullanıyorlardı.
Reaumur arıların sindirim sistemini de inceleyerek buluşunu
1719 yılında Fransız Kraliyet Akademisi'ne sundu.
İlk kağıt makinesi 1798 yılında yapıldı. Ancak bu geniş
bir kayışın dönerek fıçıdaki lapayı aldığı ve ince kağıt
haline getirdiği, her dönüşte tek bir kağıt yapabilen basit
bir makine idi. Silindirli makine çok geçmeden 1809 yılında
John Dickinson tarafından ilan edildi.
Günümüzde kağıt üretimi yüksek teknoloji ile ve tam
otomatik olarak yapılabilmektedir ama işlemin adı esas olarak
değişmemiştir. Kağıtların arasındaki kalite farkını
kullanılan lifin türü, lapanın hazırlanışı, içine katılan
malzemeler, kimyasal veya mekanik metotlar belirler. Her ne kadar
liflerin elde edilmesinde ağaçlar ana kaynak ise de özellik taşıyan
kağıtların yapılmasında günümüzde sentetik lifler de
kullanılmaktadır.
Paraşütle ilk nasıl
atlanıldı, kim atladı?
Aslında en çok merak edilen paraşütün icadından çok, onunla
havadan ilk kimin atladığıdır. Kim böyle bir şeyi ilk defa
denemeye cesaret etmiştir? Sanıldığının aksine paraşüt uçaktan
sonra değil, yaklaşık bir yüzyıldan fazla bir zaman önce,
balonla hemen hemen aynı tarihlerde ama çok ayrı çalışmalarla
icat edilmiştir.
Paraşüt fikri eski Çin'e kadar gider. Günümüzde ki paraşüte
benzer bir şeyler geliştirilmiş ama oyuncak olmaktan öteye geçememiştir.
Leonardo da Vinci'nin de bu konudaki çalışmaları biliniyor. Bu
fikri hayata ilk geçiren kişi ise Fransa'da 1783 yılında
Louis-Sabestian Lenomand olmuştur.
Lenomand 4,5 metre yükseklikteki bir ağaçtan, omuzlarına birer
adet bir çeşit şemsiye bağlayarak ilk deneyimini yapmıştır.
Ancak o, buluşunu o seviyedeki bir yükseklikten, yangın çıkan
bir binadan atlayarak kaçmak için düşünmüştü.
Ciddi anlamda ilk atlamanın şerefi ise Fransız Andre-Jack-ques
Garnerin'e aittir. 1769 Paris doğumlu Garnerin Fransız ordusunda
1793 yılında müfettiş olmuş. İngiltere'de iki yıl hapis
yatmış ve dönüşünde 1797 yılında ilk atlayışını bin
metreden bir balondan yapmıştır. Bu ilk paraşüt şemsiye şeklindeydi,
çapı yedi metreydi ve ketenden yapılmıştı. Garnerin daha
sonra birçok gösteri atlayışı yapmış, hatta bir keresinde
1802 yılında İngiltere'de 2 bin 400 metreden atlamıştır.
Önceleri ketenden yapılan paraşütler, sonraları ipekten yapılmaya
başlanıldı. Uçaktan ilk atlayışı gerçekleştiren ise 1912
yılında, ABD Kara Kuvvetleri'nden Yüzbaşı Albert Berry oldu.
Birinci Dünya Savaşı başlarında uçaktan paraşütle atlamanın
pratik olmadığı görüşü hakim olduğundan, sadece gözetleme
balonlarında görevli olanların, uçak saldırılarından kaçışlarında
çok yaygın olarak kullanılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru paraşütün uçak
pilotlarının da can dostu olduğu anlaşılmıştır. İkinci Dünya
Savaşı'nda ise uçak ebatlarının büyümesi ve
teknolojilerinin gelişmesi ile insanların ve birliklerin yere
indirilmeleri dışında silahları indirmek, mahsur kalan
birliklere ikmal malzemesi göndermek, ajanları indirmek gibi birçok
alanda kullanılmışlardır.
Floresan lambalar niçin daha ekonomiktir?
Floresan lambalar ilk olarak 1939 yılında, New York Dünya Fuarı'nda
"General Electric" tarafından sergilendi. Amerikan
evlerinin elektrikle aydınlatılmasından yaklaşık 60 yıl
sonra ortaya çıkan floresan lambanın bilinen ampul ile savaşı
günümüze kadar sürdü.
Aynı evin içinde banyoda yumuşak ışığı ile floresan galip
gelebilirken, yatak odasında mücadeleyi romantik ışığı ile
ampul kazandı. Uzun mücadele sonunda zafer floresanın oldu.
Bunun esas sebebi ise evlerdeki tercihin değişmesi değil,
elektrik giderlerinin azaltılması gereken yoğun yaşamın olduğu
işyerleri ve okullardı.
18 Watt'lık bir floresan lamba, 75 Watt'lık bir ampul kadar
ışık verebilir. Yani floresanlar daha az enerji sağlayıp,
daha çok ışık verirler, yaklaşık yüzde 75 enerji tasarrufu
sağlarlar. Piyasa satış fiyatları daha yüksektir ama en az on
misli daha uzun ömre sahiptirler. Işık tek bir noktadan değil
de tüpün her tarafından geldiği için daha fazla dağılır.
Mavimsi ışıkları daha yumuşaktır ve gözleri yormaz.
Floresan lambalarda, elektrik düğmesine bakıldığında,
transformerden geçen elektrik, tüpün bir ucundaki elektrottan
diğerine bir ark oluşturur. Bu arkın enerjisi tüpün içindeki
cıvayı buharlaştırır. Bu buhar elektrik yüklenerek gözle görülmeyen
ültraviyole ışınları saçmaya başlar. Bu ışınları da tüpün
iç yüzeyine kaplanmış olan fosfor tozlarına çarparak görülen
parlak ışığı oluşturur.
Floresan lambalar ilk açılışları sırasında çok elektrik çekerler.
Halbuki bu miktardaki enerjiyi bir saatlik açık durumda ancak
harcarlar. Ayrıca çok sık açıp kapama ile ömürleri de kısalır.
Örneğin tipik bir floresan lamba devamlı açık bırakıldığında
50 bin saat çalışabilir. Üç saatlik aralarla kapanıp açıldığında
ömrü 20 bin saate düşer. Sonuç olarak floresan lambaları bir
saat sonra açacaksanız hiç kapatmamanız daha ekonomik
olabilir. Normal ampullerde açılıp kapamanın ciddi bir etkisi
yoktur.
Bazı insanların floresan tipi ışıklara duyarlıkları vardır.
Aslında ayırt edemeyiz ama floresanın ültraviyole içeren arkı
saniyede 120 kez çakar. Işığın bu frekansı bazı insanlarda
migren denilen baş ağrıları yaratabilir. Bu titreşimleri
lambaya doğrudan baktığınızda göremezsiniz ama gözünüzün
köşesinden baktığınızda görebilirsiniz.
Evlerdeki çiçekler genellikle yeşil yapraklı olup, ışığın
kırmızı ve mavi kısmını absorbe ederler. Mavi onlar için özellikle
önemlidir. Ampul ışığında mavi renk çok azdır. Bu nedenle
evdeki çiçekler için floresan lambalar daha faydalıdır.
Soğuk havada arabamız niçin zor çalışıyor?
Ülkemizin her tarafında olmasa bile, kışın çok soğuk geçtiği
yerlerde, özellikle sabahları soğuk havada arabaların motorunu
çalıştırabilmek sorun olur. Bu sorunun temel üç nedeni vardır
ve birleştiklerinde sabahın köründe, soğuk havada insana ter
döktürürler.
Benzin de diğer sıvılar gibi soğuk havada daha az buharlaşır.
Bunu yazın güneş gören bir kaldırıma su döktüğünüzde görebilirsiniz.
Buradan hemen buharlaşan su, gölgedeki kaldırıma döküldüğünde
kolayca buharlaşamaz, bir süre orada kalır. Benzin de soğuk
havada kolayca buharlaşamayınca, buji ateşlendiğinde tutuşması
da zor olur.
Motor yağı soğuk havada kalınlaşır.Buna örnek olarak reçeli
gösterebiliriz. Sıcak havada daha akıcı olan reçel,n buz
dolabına konulup çıkartıldığında kavanozdan daha zor akar.
Böylece anahtarı çevirdiğinizde motorunuz, döner kısımlarının
olduğu yataklarda kalınlaşmış yağın direnci ile karşılaşır.
Soğuk havalarda akü de sorun çıkartır. Esasında akla şu
soru gelebilir. Cep radyonuzun pillerinin ömrünü uzatmak için
buz dolabında saklanılması tavsiye edilir, yani soğuk ortam
pil için iyidir. Öyleyse bir çeşit pil olan akü soğuk havada
doğru dürüst niçin çalışmaz?
Araba aküsünden elektrik elde edilmesi de diğer pillerde olduğu
gibi kimyasal bir reaksiyondur. Ancak soğuk havada bu reaksiyon
yavaşlar ve marş motorunuza gerekenden daha az güçte elektrik
gelir. Bu da motorun ilk hareketi için gerekenden daha yavaş dönmesine
neden olur.
Yeri gelmişken söyleyelim. Kalem pillerin içindeki de bir çeşit
kimyasal reaksiyondur. Özellikle kuru pillerin kullanılmadıkları
zamanlarda bile çok az da olsa elektrik kaçırdıkları bilinir.
Bu nedenle bu kaçak kimyasal reaksiyonu en aza ve yavaşa
indirebilmek için, pillerin kullanılmadıkları zamanlarda buz
dolabında muhafaza edilmeleri tavsiye edilir.
Pillerin buzdolabına konulmaları ömürlerini artırabilir ancak
kullanma sırasında tam performans alabilmek açısından piller
oda sıcaklığında olmalıdır. Zaten günümüzün gelişmiş
pilleri, o kadar uzun muhafaza ömrüne sahiplerdir ki, buzdolabına
konulup konulmamaları pek bir şey fark ettirmez.
Silah susturucuları nasıl
çalışır?
Filmlerde görmüşsünüzdür. Aslında kulaklara zarar
verebilecek kadar yüksek olan silah sesi, silahın ucuna takılan
boru gibi çok basit bir madeni parça ile neredeyse işitilemeyecek
kadar, çok düşük bir seviyeye indirilebilmektedir.
Gerçekten de susturucular silahın sesini çok aza indirirler ve
de çok basit bir prensibe göre çalışırlar. Bir balon düşünün,
bu balonu iğne ile patlattığınızda yüksek bir ses çıkar.
Alt tarafı balonun içindeki basınçlı havayı boşaltmışsınızdır.
Halbuki balonun ağzını çok az açarak basınçlı havanın
rahatça boşalmasını sağlarsanız, çok az bir ses çıkar.
Bir diğer örnek de şarap şişeleridir. Köpüklü şarap veya
şampanya şişelerinin mantarları çıkartıldığında çok yüksek
bir ses çıkmasına rağmen, normal bir şarabın mantarı çıkartıldığında
az bir ses çıkar. Çünkü şampanya şişesinde mantarın arkasında
sıkıştırılmış basınçlı gaz bulunmaktadır.
Her iki örnekte de görüldüğü gibi, kapalı bir yerde sıkıştırılmış
bir gaz aniden küçük bir delikten salınıverirse, ortaya bir
patlama sesi çıkmaktadır. Gazın basıncı fonksiyonel olarak
size gerekli olduğu için, bu sesi azaltmanın tek yolu boşalan
gazın tek bir delikten değil de, daha büyük bir delikten boşalmasını
sağlamaktır. İşte silah susturucularının arkasında yatan
temel fikir budur.
Kurşunu silahtan atabilmek için, kurşunun arkasındaki barut
ateşlenir. Ateşlenen barut çok yüksek basınçlı ve hacimli
bir sıcak gaz ortaya çıkarır. Bu gazın basıncı kurşunu
namluya doğru iter.
Kurşun mermiden çıktığında, bir şişenin mantarının çekilip
çıkarıldığında oluşan sese benzer bir olay olur. Kurşunun
arkasındaki yaklaşık santimetrekarede 200 kilogram olan basınç,
şampanyanın mantarının patlatılmasında olduğu gibi, kurşunun
mermiyi terk etmesiyle birlikte yüksek bir ses çıkarmasına yol
açar.
Namlunun ucuna vidalanan ve üzerinde delikler bulunan
susturucunun hacmi, namludan 20 - 30 kat daha fazladır. Kurşunun
arasındaki sıkıştırılmış, basınçlı sıcak gaz anında
buraya boşalır ve basıncı yaklaşık santimetrekarede 15
kilograma kadar düşer. Kurşun da namludan çıkarken arkasında
şampanya örneğinde olduğu gibi basınçlı gaz olmadığından,
normal bir şarap şişesi mantarı çıkarılıyormuş gibi, çok
az bir ses çıkarır.
|