Yalan makinesi nasıl çalışır?
Televizyondan veya gazetelerden, bizde pek olmasa da ABD'de polis
sorgulamalarında gerektiğinde bir sanığın yalan makinesine bağlanarak,
doğruyu söyleyip söylemediğinin kontrol edildiğini görmüş
veya okumuşsunuzdur. Hatta ABD'de FBI veya CIA gibi çok önemli
devlet görevlerine alınmaya aday memurlara da bu test
uygulanmaktadır.
"Polygraph" denilen bir alet ile sanığa 4 - 6 adet
sensör bağlanır. Bu sensörlerden gelen çeşitli sinyaller, dönmekte
olan bir kağıdın üzerine grafik olarak kaydedilir. Bu sensörlerle
sanığın,
· Nefes alış hızı.
· Nabzı.
· Kan basıncı (tansiyonu).
· Terleme miktarı.
kayda alınır. Bazı yalan makinelerinde kol ve bacak hareketleri
de kaydedilir.
Yalan makinesi testi başladığında, sanığa önce 3 veya 4
basit soru sorulur. Bu şekilde sanığın verdiği sinyallerin düzeni
öğrenilir. Daha sonra gerçek sorular sorulmaya başlanılır ve
sinyaller kayda alınmaya devam edilir.
Test süresince ve sonrasında bir uzman grafikleri sürekli
kontrol altında tutarak, hangi sorularda sinyallerin değiştiğini
tespit eder. Kalp atışının hızının artması, tansiyonun yükselmesi
ve terleme genellikle yalan söylemenin belirtileridir. İyi eğitilmiş
bir uzman grafiklere bakınca nerede yalan söylediğini derhal
anlayabilir.
Her şeye rağmen, insanların soruları yorumlamaları ve
tepkileri farklı olduğundan, yalan farklı
davranabildiklerinden, bu test mükemmele ulaşmış değildir,
bazen yanıltıcı olabilir ve kesin delil kabul edilmez.
Barkod nedir?
Bu günlerde çarşı pazardan aldığınız her şeyin üzerinde
bir etiket var. Bu etikette kalınlıkları farklı dikey çizgiler
ve bazı numaralar bulunuyor. Kasiyerler bu malın etiketli tarafını
bir camın üzerinden geçiriyor veya etikete bir ışık tutarak,
fiyatlarını otomatik olarak yazar kasalarına geçiriyorlar.
Barkodlar önceleri marketler için, işlemlerini hızlandırmaları
ve stoklarını daha iyi kontrol edebilmeleri için hazırlanmıştı.
Ancak sistem o kadar başarılı oldu ki, süratle her tipte satılan
eşyaya konulmaya başlanıldı.
Şimdi, süpermarketten aldığınız ve üzerinde barkod olan
herhangi bir malı elinize alın ve bu bir tip etikete bakarak
anlatacaklarımızı dinleyin.
Gördüğünüz gibi, bir barkodda iki kısım vardır.
1) Makinenin okuduğu dikey çizgiler kısmı;
2) İnsanların okuyabildiği 12 adet rakam.
İlk altı rakam eşyanın tanım numarası olup, üreticiler yılık
bir ücret karşılığında, bu kodları veren uluslararası bir
konseyden kendi ürünlerine tahsis ettirebilirler.
İkinci gruptaki ilk beş rakam malzeme numarasıdır. Aynı kod
birden fazla çeşitteki ürün için kullanılmaz. Yani üreticinin
sattığı her değişik üründe, her değişik paketlemede,
hatta paketlerin koli olarak tekrar paketlenmelerinde hep değişik
malzeme numarası verilir. Böylece markette ne kadar mal satıldığı,
depoda ne kadar kaldığı, hep kontrol altında tutulur.
Örneğin, teneke kola ile şişe kolanın kod numaraları farklıdır.
Hatta kutu kolanın bir kolide 6'lık, 12'lik veya 24 adet
bulunması durumunda bile farklı kod verilir.
Sağdaki en son rakam ise kontrol numarasıdır. Bu numara bütün
taranan dikey çizgilerle hafızaya alınan bilgilerin, bir çeşit
sağlamasını yapar.
Görüldüğü gibi, barkodun üzerinde, malın fiyatı ile ilgili
herhangi bir bilgi yoktur. Kasiyer barkodu taradığında sinyal
sistem içinde bir merkeze gider, buradaki bilgisayar barkod
numaralarına göre girilmiş ve her zaman değiştirilebilir
fiyat bilgisini derhal kasaya gönderir. Bu merkez mağazadaki
malların fiyatlarını her zaman değiştirebilme imkanı sağlar.
Çeşitli kalınlıktaki dikey, kalın ve ince çizgiler ile
aralarındaki boşluklar, çeşitli kombinasyonlarda dizilerek,
her biri, bir rakamı temsil eder yani altlarındaki rakamın
bilgisayar tarafından okunmasını sağlarlar.
Mikrodalga fırınlar yiyeceği nasıl pişirir?
Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler
normal olarak 170-180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını
yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha
içi ısınmamışken, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında,
ısı önce yemeğin piştiği kap sonrada yemeğin dışı ile
temas eder ve oradan içine doğru yayılır. Fırının içinde
ısınan kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını
kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.
Bir mikrodalga fırında kullanılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen
mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları
boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık
20 mislidir.
Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır.
Su, yağ, şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen
plastik, cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi
gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar.
Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına
doğru ısıttığını duyarsınız. Bu doğru değildir.
Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini
etkilerler. Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru
ilerleyen veya tam tersi yönde bir ısınma söz konusu değildir.
Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her tarafına dağılmış
olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.
Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin
daha kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek
geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.
Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından
emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla
bu gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak
olmayıp, oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan hava tesiri ile
yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.
Bir mikrodalga fırına, giysilerinizden birini koyarsanız, kumaş
aniden ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa
da normal bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık
bir kabuk oluşur.
Daha ilginci, bir mikrodalga fırını içine bir kahve fincanı içinde
su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama
noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava kabarcıklarının
çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından alır, içine
bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba
dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacak ve hatta taşacaktır.
Hayvanlar niçin kış uykusuna yatarlar?
Kış mevsimi yaklaştıkça, hava soğur, günler kısalır,
yapraklar renk değiştirir ve yere düşerler, kar toprağın üzerini
kaplar. İnsanlar sıcak alışveriş merkezlerinde ihtiyaçlarını
alıp, sıcak arabalarında, sıcak evlerine gelirler. Üzerlerine
kazaklar, hırkalar giyerler. İyi de, tabiatta doğal ortamda yaşayan
hayvanlar kışı nasıl geçirir, hiç düşündünüz mü?
Bir kısmı daha ılıman yerlere göçeler. Bu konuda kuşlar ve
balıklar avantajlıdır. Bazıları kendilerini kışa adapte
ederler, daha kalın yeni tüyler çıkarırlar. Hatta bazı tavşan
türlerinde karda saklanabilmek için tüyler beyazlaşır. Bazıları
yiyeceklerini önceden depoladıkları bir sığınak bulurlar.
Bazıları da toprakta derin tüneller açarlar ama bazıları için
de kış mevsimini uyuyarak geçirmekten başka çare yoktur.
Genellikle ayıların kış uykusuna yattıkları bilinir ama bu
doğru değildir. Gerçi ayılar kışın mağaralarda uzun uzun
uyurlar ama bu kış uykusu değildir. Daha doğrusu kış uykusu
bir çeşit uyku değildir. Normal canlılarda uyanıkken ve uyku
halindeyken, vücut ısısında ve metabolizmanın çalışmasında
ciddi bir fark yoktur. Oysa kış uykusu, hayvanların hayat ile
ölümü ayıran çizgiye kadar gelmeleri şeklinde tanımlanabilir.
Bazı hayvanların kış uykusuna yatmalarının iki sebebi vardır:
Havanın çok soğuması ve yiyecek bulma güçlüğü. Soğuk
havada yaşayabilmek için hayvanların daha çok enerjiye ihtiyaç
duymalarına rağmen karlı kış günlerinde yiyecek bulma imkanı
azalır. Kış uykusu bu zor mevsimde hayvanın enerji ihtiyacını
azaltır, enerji tasarrufu sağlar.
Kış uykusu bildiğimiz şekilde uymak değildir. Buna bilim
dilinde ''hibernasyon'' diyorlar. Vücut ısısının ortam sıcaklığına
düştüğü bu durumu birçok balık türünde, kurbağalarda, sürüngenlerde,
kuşlarda ve memelilerde görebiliyoruz.
Hakiki anlamda kış uykusuna yatan bir hayvanı (hibernatör) gördüğünde,
ölmüş olduğunu sanabilirsiniz. Vücut ısıları sıfır
dereceye kadar düşebilir. Bir dakika içinde sadece birkaç kez
nefes alırlar, kalp atış hızı o kadar düşüktür ki,
hissedilmez bile. Havalar ısındığında ise vücudun normal düzene
geçmesi sadece birkaç saat alır.
Kış uykusuna yatan hayvanlar, uyku süresince kendi vücutlarındaki
yağı tükettikleri gibi ara ara uyanarak bulundukları yere
yazdan stok ettikleri yiyeceği yiyenler de vardır.
Kış uykusu sırasında hayvanlar vücut ağarlıklarının yüzde
kırkına yakınını kaybederler. Bu kaybın yüzde doksanına
periyodik olarak uyanmalardaki ısı üretimi ve enerji kaybı
sebep olurken geri kalan yüzde on kayıp ise uyku sırasında
olur. Kış uykusu kış boyunca sürmez. Hayvanlar havaların soğumaya
başlaması ile birkaç günlük bir uyku periyoduna girerler. Kış
mevsiminin şartları ağırlaştıkça bu periyotlar uzar.
Yağmurda karıncalara niçin bir şey olmuyor?
Bir karıncayı alın, suyun içine batırın, saatlerce tutun ölmez.
Sudan çıkardığınızda ölü gibi görünür ama birkaç saat
içinde kendine gelir. Biz insanlar böyle suya batırılırsak,
nefes alamadığımız için oksijenlikten ölürüz ama su karıncaların
çok ince olan nefes tüplerinden içeri giremez. Karbondioksitten
narkoz yemiş gibi olurlar. Tabii ki bu süre çok uzarsa onlar da
ölürler ama dayanma süreleri inanılmazdır.
Ne var ki, karıncalar yağmur ve seller altında bu şekilde
nefeslerini tutarak mücadele vermiyorlar. Yağmuru hissedince
yuvalarına giriyorlar ve giriş yollarını tıkıyorlar. Ateş
karıncası denilen bir türünde ise karıncalar birbirlerine
tutunarak sel sularının üstünde yüzüyorlar. Bir yerde karaya
vurup çıkıyorlar. Tabii kraliçe karınca ortada, yüksekte ve
mümkün olduğunca kuru tutuluyor.
Karınca yuvaları inşaat tekniği olarak örnektirler. Yuvanın
girişine bağlı ve buradaki suyu alıp başka tarafa verebilen
birçok tünel daha inşa ederler. Bazıları ise yuvalarının üstünü
öyle sağlam kapatırlar ki, sel sularının bir evin çatısının
üstünden aşması gibi geçip giderler.
Yine de bir aksilik olur, yuva su ile dolarsa, karıncalar çöp
ve yaprak parçalarına ve yukarıda belirtildiği gibi
birbirlerine tutunup yüzebilirler. Çok şiddetli yağmurdan
sonra oluşan çamur tünellerini kapattığı zaman ise yuvalarını
yeniden inşa etmek zorunda kalırlar.
Gündelik hayatta artık yaygın olarak kullanılan mikrodalga fırınları
kapaklarında kaçak yapmamaları, insanlara zarar vermemeleri için
özel tedbirler alınır. Ancak bir mikrodalga fırınına girmiş
karıncaya, fırın çalıştığı sürece bir zarar gelmeyeceğini
biliyor muydunuz?
Mikrodalga fırınlarında ışın yolculuğu bir noktaya göre
ayarlıdır. Bu nokta hemen hemen fırının ortasıdır. Bu
nedenle yiyecek, her tarafı eşit pişsin diye ortada dönen bir
tabla üzerine konulur. Karıncalar fırında ışınların daha
az olduğu bölgeleri hissederler. Zaten sıcak bölgelere
girseler de, vücut yüzey alanlarının hacimlerine oranla yüksek
olması nedeni ile ılık bölgeyi bulana kadar kendilerine zarar
gelmez
Örümcek ağının özelliği nedir?
Örümcekler günümüz teknolojisinin bile çözemediği inanılmaz
canlılardır. Örümcek ağının çok özel nitelikleri olan sağlamlık
ve esneklik bugüne kadar taklit edilemedi. Aynı çaptaki bir çelik
telden iki kat daha güçlü olan bu doku ne kadar çekilirse çekilsin
orijinal durumuna dönecek kadar esnektir.
Örümcek ağları kendine yüksek hızla çarpan nesneleri yırtılmadan
esneyerek frenler. Tekrar gerisin geriye yaylanmadığından nesne
ters yöne fırlamaz, yapışır kalır. Örümcek ağının
esneme kapasitesi bugün yapay olarak üretilmiş en iyi telin
neredeyse dört katıdır.
Bu maddeyi yapay olarak elde etmeyi hala başaramayan bilim
insanlarının örümcek çiftliği kurup, örümcekleri sağarak,
ipliklerini aldıklarını biliyor muydunuz? Yaklaşık 2.5
santimetre boyundaki bu örümceklerden günde hayvan başına 320
metre (yaklaşık 3-5 gram) iplik elde ediliyor ve bu iplikler ABD
ordusuna kurşun geçirmez yelek yapmada kullanılıyor.
Dünyada 34 bin örümcek cinsi tespit edilmiştir. Yani her cins
örümcek farklı özellikler taşır. Örümceklerin hepsinde
zehir bezleri vardır, ama karadul örümceği, kahverengi örümcek
gibi çok az türü insana zarar verebilir. Dünyanın en büyük
örümceği ise Güney Amerika’nın kuzey kısmında yaşayan
“Goliath Trantula” isimli dev örümcektir. Erkeğinin bacağının
boyu 25 santimetreyi bulur. Kurbağaları, kertenkeleleri,
fareleri ve hatta küçük yılanları yakalayıp yiyecek kadar güçlüdür.
Örümcekler, diğer böceklerden farklı olarak sekiz bacağa ve
sekiz göze sahiptirler. Büyüme safhasında bir bacak kırılırsa
yerine yenisi gelebilir. Vücutları iki parça olup arka kısmındaki
bezlerden ağ üretimi başlar, buradaki çok ince deliklerden sıvı
ve damlalar halinde verilen ağ malzemesi dışarı çıkar çıkmaz
donar.
Örümcek ağının her tarafı yapıştırıcı değildir. Kurban
ağa yakalanınca yapışkan kısmı bildiklerinden kendileri de ağa
yakalanmadan onun yanına kadar giderler. Örümcek ağını amacına
göre farklı şekillerde örer. Ağdaki ipliklerin de cinsleri
yerlerine göre farklıdır. Yumurtaların sarmalanması için ürettiği
yumuşak iplik onu aynı zamanda bir uçurtma gibi uçurabilir. Ağın
ana yapısı, dairesel kısımları, avı yakalayacak kısmı için
elastikiyetleri ve sağlamlıkları farklı ipler üretir.
Örümceklerin birçok türünde erkeğine göre 4 – 5 kat büyük
olan dişinin çiftleştikten sonra erkeğini yediği doğrudur.
Ancak bu erkeklerin bir gecelik zevk uğruna katlandıkları bir
sonuç değil, kendi nesillerini devam ettirebilmek, kendi
evlatlarını üretebilmek için kendilerini dişiye kurban
etmeleridir.
Sinekler tavanda nasıl yürüyebiliyorlar?
Sineklerin duvarlarda, camlarda hatta tavanlarda baş aşağı bu
kadar rahat hareket etmeleri, yer çekimi yasasına meydan okurmuşçasına
davranışları hep merak konusu olmuş, bilim insanlarının da
dikkatini çekmiştir. Bu arada şunu söyleyelim ki, sinek diye küçümsememek
gerekir. Dünyamızda bulunan her canlı organizmanın doğrudan
veya dolaylı olarak, kendi tabiatı ve eko sistemi içinde,
insana bir faydası vardır.
Vücutlarının hacimlerine oranla, sinekler ağır sayılmazlar
ve onları yere çeken güç pek önemli değildir. Bu güce karşı
gelen tuzlar ayrıca yapıştırıcı, yağlı bir madde salgılarlar.
Sinekler ayaklarındaki bu yüzlerce vantuz ve salgıları
sayesinde her türlü yüzeyde gezinebilirler. Ancak yüzeyin yağ
çözücü, örneğin solvent gibi bir madde ile kaplanmamış
olması gerekir. Sinekler tavanda yürürken, altı bacaklarından
ikisi hareketlidir. Diğer dört bacak daima sabit durumdadır.
Karıncalarda ise durum biraz farklıdır. Ortalama bir karıncanın
vücudunun hacmine göre ağırlığı, sineğe nazaran daha
fazladır. Hatta toprakta yaşayan bazı türleri düz bir zemine
bile tırmanamazlar. Evlerimize giren küçük karıncalar, çok
hafif olduklarından duvarlarda yürüyebilirler.
Belki böyle şeyler ilginizi çekmiyor olabilir ama, asıl merak
edilen konu sineklerin tavanda nasıl yürüyebildiklerinden çok
oraya nasıl konduklarıdır. Öyle ya, başı yukarıda, ayakları
aşağıda uçan bir sineğin tepetakla konabilmesi için bir
yerde takla atması, uçuş konumunu değiştirmesi gerekir, ama
nerede, ne zaman ve nasıl?
Uzun süre inanılan teoriye göre, sinekler tam konma anında,
yuvarlanan bir varil gibi yandan yarım dönüş yapıyorlardı.
Bu teorinin yanlış olduğu, ancak yüksek süratli, saniyede birçok
film çekebilen kameralar sayesinde ortaya çıktı ve sineklerin
bir sırrı daha açığa kavuştu.
Çekilen filmlerden görüldü ki, sinekler tavana konarken yandan
değil, sirklerdeki trapezciler gibi geriye yarım ters takla
atmaktadırlar. Tavana yaklaşınca, ön ayaklarını başlarının
üzerine çekerek ters dönmekte ve tavana önce ön ayakları ile
dokunmaktadırlar. Sonra sıra ile diğer ayaklarını da koyarak
vücutlarının tavanda tutunmasını sağlamaktadırlar.
Yeşil ot yiyen ineklerin
sütleri niçin beyazdır?
Hayvanların yedikleri gıdaların renklerinin, neresinden çıkarsa
çıksın, çıkan şeyin rengi ile bir alakası yoktur. Buna en
iyi örnek inektir. Bir ineğin en çok yediği yeşil renkli
otlardır. Bu otlar ineğin dört odalı midesinde çözülür ve
moleküllere ayrılır, moleküllerin ise renkleri yoktur. Sütün
renginin beyaz olmasının nedeninin içinde çözünmüş halde
bulunan kalsiyum kasinat (caseinate)tır.
Peki o zaman dışkı niçin kahverengi, idrar niçin açık sarı
renktedir? Dışkının kahverengi olmasının sebebi bağırsaklarda
hazmı sağlayan sıvılar, özellikler de safra suyudur. Safra
suyu aslında yeşil renktedir fakat gıdalarla karıştıkça
kahverengi renk alır. Bu nedenle dışkı bazen yeşilimsi de
olabilir. Çok az da olsa aldığımız gıdalar dışkının
rengini etkileyebilir. Örneğin vücudumuz pancara koyu kırmızı
rengi veren maddeyi bazen parçalayamaz ve pancar yedikten sonra dışkı
kırmızımsı bir renk alabilir.
Dışkıdaki renk, şekil ve kıvam değişikliklerinin çoğu son
zamanlarındaki bir beslenme değişikliği ya da geçici bir
sindirim bozukluğuna dayanır. Ancak eğer dışkı belirgin bir
şekilde normalden açık veya koyu renkte ise, ya da kanlı ise,
bu daha ciddi bir durumu gösterir, derhal doktora başvurulmalıdır.
Vücudumuzu terk eden sıvı maddelerin, yani idrar ve terin
renginin de içilen sıvı rengi ve kimyasal yapısı ile bir
alakası yoktur. Sıvı veya katı olsun yemek borusundan içeri
girip, sindirim sistemimizi boydan boya geçen gıdalar eğer
metabolizmada iyi parçalamazlarsa bunun sonucu dışkıda görülebilir.
Ama idrar öyle değildir. İdrar metabolik artıkların dolaşım
sistemi ile taşınmasıyla böbreklerde oluşur.
İdrarın normal rengi açık sarıdır. Bu renkteki değişiklikler
muhakkak bir şeylerin iyi gitmediğini gösterir. Bu durumda
hemen doktora gitmek gerekir. İdrar kahverengi veya kola renginde
ise karaciğer veya safrakesesi problemi, kırmızı ise
enfeksiyon, iltihaplanma veya idrar sisteminde kanama olabilir.
Ancak fazlaları vücuttan atılan vitaminler veya bazı doğal ve
suni gıda boyaları da idrarda bunlara benzer renk değişikliklerine
neden olabilir. Eğer idrarınızın rengi yeşil veya mavi ise bu
duruma hemen hemen kesinlikle gıda boyaları neden olmuştur.
Endişe edilecek bir durum değildir. Boyalar zarar vermeden vücuttan
çıkar.
Kediler nasıl hep dört ayak üstüne düşerler?
Bilimsel olarak izahı biraz zor. Bilime göre düşen bir cisme dışarıdan
bir kuvvet uygulayamazsanız, ona açısal bir dönme hareketi
kazandıramazsınız. Gerçi bir kule atlayıcısı, havuza düşmeden
önce havada birkaç kez takla atar, kendi ekseni etrafında döner
ama bu tramplen veya kuleyi terk ederken ayakları ile başlattığı
bir dönme hareketidir.
Sırtüstü düşen bir kedi önce bacaklarını kendisine, kuyruğunu
da bacaklarının arasına çeker, başını yere bakacak şekilde
döndürür. Belli bir noktada tam tersini yaparak bacaklarını
ve kuyruğunu açar ve vücudu tam ters yöne, yani yere doğru döner.
Böylece paraşüt etkisi yaratarak, hızını da frenler ve inişin
yumuşak olmasını sağlar.
Yapılan deney ve gözlemlerde bir kedinin alçak bir yerden düşmesinin,
yüksek bir yerden düşmesine göre çok daha fazla hasar
yaratacağı tespit edilmiştir. Örneğin yaklaşık bin metre yüksekliğindeki,
otuz iki katlı bir binanın tepesinden düşen bir kediye hiçbir
şey olmazken, yedi katlı binalardan düşenlerde ciddi sakatlıklar,
hatta ölüm vakaları görülmüştür. Bilim insanları bunu da
"limit hızı" ile izah ediyorlar.
Havadan yere düşen cisimler, önce gittikçe artan bir hızla
yere düşerler. Sonra kütlelerine bağlı olarak belirli bir
mesafede hızdaki bu artış durur ve "limit hız"
denilen sabit bir hızla yere düşmeye devam ederler. Yani bir gökdelenin
tepesinden atılan madeni bir paranın yere düşme anındaki hızı
ile uçaktan atılan (aynı) paranın hızı arasında bir fark
yoktur. İyi ki de yoktur, çünkü bu "limit hız"
olmasaydı ve cisimler gittikçe artan bir hızla düşmeye devam
etmeselerdi, yağmur damlaları kafamıza kurşun gibi düşebilirlerdi.
Bu teoriye göre yüksekten düşen kediler, yaklaşık saatte yüz
kilometre sürate gelince limit hıza ulaşırlar, artık hep aynı
hızda düşerler ve stresi atlatıp, kendilerine gelir ve gevşerler.
Başlangıçta bahsettiğimiz dönme hareketini yaptıktan sonra,
Avustralya'da yaşayan uçan sincapların uçuşuna benzer şekilde,
tüm vücutlarını paraşüt gibi kullanarak, yaralanma olasılığını
en aza indirerek, yere inerler.
Tabii bütün bu deney sonuçları ve teoriler, hayvan
hastanelerine gelen kediler göz önüne alınarak ortaya çıkartılmıştır.
Yüksekten düşüp de ölen veya alçaktan düşüp, ölmeyip,
olay yerini terk eden, her iki şekilde de hayvan hastanelerine uğramamış
kedilerin sayıları bilinmiyor.
Atlar nasıl ayakta uyuyabiliyorlar?
Amerikan kovboy filmlerinde, atların geceleri kamplarda veya gündüz
barların önünde daima ayakta, binilmeye hazır vaziyette
durduklarını seyrederiz. Doğrudur, atlar nadiren yatarlar,
genellikle hasta oldukları veya doğum yapacakları zaman.
Atlar günlerce, hatta haftalarca yere yatmadan ayakta
durabilirler ve yol gidebilirler. Ayakta dururken dizlerini
kilitlemeleri ve uyumaları mümkündür. Siz bunu denerseniz,
beyninizin üstüne düşmeniz kesindir.
Bilim insanları, atların ayakta iken daha rahat olduklarını ve
daha az enerji sarf ettiklerini söylüyorlar. Çünkü atın vücudu
bir hayli büyüktür ve yatarken nefes almasında iç organları
kimi güçlüklere yol açar.
Sivrisinekler insanı niçin sokar?
Dünyada yaklaşık üç bin sivrisinek türü olduğu
bilinmektedir. Bunların çoğu insana saldırmaz. Zaten aksi
olsaydı dünyanın her yerinde bulunabilen bu yaratıklar
ormanda,dağda,insan bulunmayan yerlerde yaşamlarını idame
ettirmezlerdi.
İnsanların kanlarını emerek yaşayan sivrisinek türlerinin
yalnız dişileri kan emer. Dişiler de insanların kanlarını
kendi yumurtalarını üretebilmek için protein sağlayabilmek
amacıyla emerler. Birçok cinste dişi sivrisinekler en azından
ilk yumurtalarını kana ihtiyaç duymadan üretebilirler, fakat
sonraki yumurtaları için kana ihtiyaçları vardır.
Bulabildikleri her canlının kanını emerler, hatta deniz yüzeyine
gelen balıklar bile ellerinden kurtulamaz.
Erkekler çiçek özleri ile beslenirler. Yumurta üretme gibi bir
dertleri olmadığından insanları sokmazlar.
Dişi sivrisinekler avlarının yerlerini duyargaları ve üç çift
bacaklarındaki alıcılarla bulurlar. Alıcılar ile nem, ter ve
ısı özelliklerini saptarlar. Sivrisineğin duyargaları bir
santigradın binde biri kadar sıcaklık değişimleri algılayabilecek
kadar hassastır.
Dişi sivrisinekler insanın nefes verirken çıkardığı
karbondioksit bulutu içinde, ileri geri hareketler yaparak bu
bilgileri değerlendirirler, avın yararlı olacağına karar
verirlerse eyleme geçerler. Bazılarının ‘sivrisinek bana
dokunmaz’ demelerinin esas nedeni ter ve nefes kokularının
sivrisinek için cazip ve özendirici olmamasıdır.
Sivrisinek sanıldığı gibi içi delik ve sivri uçlu bir boruyu
deriye sokarak kanı emmez. Sivrisinekte ağzın altındaki kesede
iki tüp, iki de neşter olarak kullandığı testere ağızlı bıçak
vardır. Önce bıçaklarla deride delik açar, sonra tüplerden
biri ile tükürüklerini bu deliğin içine akıtır.
Bu tükürük insan kanının pıhtılaşmasını önler, böylece
ikinci tüpü sokarak, sıvı kanı size fark ettirmeden kolayca
emer. Eğer bir dakika içinde hala fark etmediyseniz, deposu kanınızla
dolu olarak, kafayı bulmuş şekilde derinizden ayrılır.
Sivrisinekleri tahrik eden şey nefesinizdeki karbondioksit oranı
ile derinizdeki ısı ve nem oranı olduğundan, özellikle
geceleri sivrisinek hücumlarını geçiştirebilmek için, çok sık
nefes alış-verişi gerektirecek fiziksel hareketler yapmamamız,
teninizi serin ve kuru tutmanız gerektiğini unutmayın.
Niçin her insanın sesi farklı?
İnsan sesi, daha doğrusu insan konuşması oluşurken katkıda
bulunan o kadar çok şey vardır ki, bunlar bir araya gelince iki
insanın konuşmasının aynı olma ihtimali yok denecek kadar azdır.
Hatta her bireyin konuşması o kadar kendine özgüdür ki,
telefonda sesin alttan ve üstten belirli frekansları yok
edilmesine rağmen, açar açmaz "merhaba" deyişinden
karşımızdaki kişiyi tanıyabiliriz.
Sesimizin oluşmasının ana nedeni şüphesiz ses tellerimizdir.
Ses tellerimizin boyu sesimizin kalınlığını belirler. Ne
kadar uzunsalar ses o kadar ince çıkar. Kadınların erkeklere göre
avantajları ses tellerinin daha uzun olmalarıdır. Tabii ki ses
tellerimiz sesimizin tınısını tek başlarına belirleyemezler.
Dudağımız, dişlerimiz, dilimiz olmasaydı ortaya anlaşılmaz
rahatsız edici bir gürültü çıkardı.
Konuşurken nefes veririz. Bu nefes konuşmanın karakteristiğini
etkileyen en az 11 noktadan geçer. Ayrıca kişinin karakteri,
havanın akışı ve hızı, ağız ve dudak yapısı da konuşmada
etkin faktörlerdir. Ancak tüm konuşma olayının organizatörü
beyindeki bir bölgedir. Burada düşüncenin ana yapısı oluşturulur,
kulak ve gözlerden gelen sinyallerle birleştirilir ve boğaza
sinyal olarak gönderilir.
Hayvanlarda ise beyinde böyle bir bölge yoktur. Bazı papağan,
muhabbet kuşu hatta karga türlerinin konuşmaları onların
ezberleme ve tekrar edebilme yetenekleridir. Bilinçli bir konuşma
söz konusu değildir. Genetik olarak insana en yakın olan şempanzelerin
bile dil ve damak yapıları nedeni ile insan gibi konuşmaları mümkün
değildir.
Dünyanın dört bir yanında farklı lisanlar konuşuluyor ama tüm
bu insanlar ağızlarında benzer sesler çıkarıyorlar. Her iki
dudakları ile "p" ve "b", dudak ve dişleri
ile "f" ve "v", dilin ön kısmı ile
"t" ve "d", dilin arka kısmı ile de
"k" ve "g" seslerini çıkarıyorlar.
Dilin ilk insanlarda, işbirliği daha doğrusu kültür ve
bilgileri gelecek nesillere aktarma ihtiyacından doğduğu sanılıyor.
Günümüze kadar altı bin dil geliştirilmiş. Dünyadaki bütün
dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin daha az
sayıda harfle yazılamalarıdır. Altay dilleri ailesine giren Türkçe'mizde
bazı ilginç özellikler var. Bir kere cisimleri dişi ve erkek
olarak ayırmıyoruz, ses uyumu var ve bir ad veya fiil kökünden
değişik eklerle yeni kelimeler türetebiliyoruz.
İnsan yüzündeki kaş, göz, burun, ağız ve diğer şekillerin
çok az fark göstermelerine rağmen hepsi birleşince nasıl bir
insan diğerine benzemiyorsa, oluşumunda katkıda bulunan şeylerin
çeşitliliği açısından konuşmamız da öyledir.
Tırnaklarımız nasıl uzuyor?
Hayvanlar pençelerini toprağı kazmada, savunmada ve saldırıda
kullandıkları için bunların sivri oldukları, insanların tırnaklarının
ise geçirdikleri evrim sonucunda düzleştiği ileri sürülüyor.
Genel anlamda tırnaklarımız saçlarımızla ortak bir özellik
gösterir. İkisinin de görülen kısımları ölü hücrelerden
oluşmuştur ve komposizyonlardaki ana madde keratindir. Tırnaklarımız
parmaklarımızı mekanik dış tehlikelere karşı korurlar. Özellikle
el tırnaklarımız parmaklarımız için çok önemlidir. Onlar
olmasaydı derimizin yumuşak tabakası ile eşyaları tutup kaldıramazdık.
El ve ayak tırnaklarımız, derimizin altındaki, tırnak
diplerine çok yakın köklerinden çıkarlar. Burada tırnak çok
inceleşir ve yarım ay şeklinde beyaz bir renk alır. Bu bölüm
baş parmaklarda çok belirgindir, diğer parmaklarda çok
olabilir de, olmayabilir de ama serçe parmağımızda pek görülmez.
Kökteki hücreler ölü bir hücre olan keratin üretirler ve
yeni hücreler üredikçe ölü tırnağı dışarı doğru
iterler. Bu nedenle de aynen saçlarımız gibi tırnaklarımızı
keserken de acı duymayız.
Tırnaklarımız deriye her iki yandan elastik fiberlerle bağlıdırlar.
Bu sayede yanlardan bağlı oldukları halde uzadıkça rahatlıkla
ilerler. Derideki yatakları ile irtibatı biten tırnaklar
beyazlaşır ve kesilmeyi beklerler. Halbuki bu kısmın da küçük
objeleri tutmak, bir tarafımızı karıştırmak, sivilce sıkmak
gibi çok ciddi fonksiyonları vardır.
Elimizdeki tırnakların ayaktakilerle tek farkı, daha hızlı,
yani haftada ortalama 0.5-0.6 milimetre hızla uzamalarıdır.
Yani kesilmezlerse yılda 2.5-3.0 santimetre uzunluğa ulaşabilirler.
Ayak tırnaklarının uzama hızı bunun dörtte biri kadardır.
En hızlı uzayan tırnak orta parmaktakidir. Buradan parmak ne
kadar uzunsa, oradaki tırnak da o kadar hızlı uzar sonucunu çıkartabiliriz.
Bütün tırnaklar sıcak havada soğuğa nazaran daha hızlı
uzarlar. Tırnaklardaki uzama hızı yaş ilerledikçe yavaşlar.
Çok ileri yaşlarda neredeyse yarı yarıya düşer. Bebeklerde
de tırnak uzama hızı yetişkinlere göre daha yavaştır.
Dışarıdan çok basit bir yapıymış gibi görünen tırnaklarımız
aslında çok karışık ve bugün bile tam olarak anlaşılamamış
bir yapıya sahiptirler. Tırnak, daha doğrusu onu oluşturan kısım
psikolojik değişmelere de duyarlıdır. Stresli zamanlarda, uzun
süren yüksek ateşte, zararlı içkiler alındığında çatlarlar,
lekeler oluşur, kalınlaşır ve incelirler, yani deforme
olurlar. Bu özellikler tırnaklarımızı sağlık durumumuzu
ortaya koyan önemli ipuçları haline getirir.
Saçlarımız niçin beyazlaşıyor?
Aslında bir saç teli, ortası boş olan ve içinde melanin
denilen boya pigmentleri bulunan bir tüpten başka bir şey değildir.
Genç yaşlarda bu boşlukta saça renk veren melanini bir arada
tutan bir sıvı vardır. Yaşlandıkça derimiz saçalarımızı
ve vücudumuzdaki diğer kılları eskisi gibi sağlıklı olarak
üretemez. Kılların ortasındaki sıvı kaybolur, boya hücreleri
de tutunamadığından sadece hava kalır. Saçlar boyasız hale
gelir, beyaz renge yani asıl rengine dönüşür.
Bütün saçlarımızın beyaza dönüşme süreci on ila yirmi yıl
sürebilir. Aslında her bir saç telinin rengi ya siyahtır (sarı,
kırmızı, kumral vs.) ya da beyaz. Yani her bir saç teli yavaş
yavaş grileşip beyazlaşmaz. Ancak bu süreç içinde hepsi aynı
anda beyazlaşmadığından, beyazların sayısı arttıkça bütün
saç gittikçe açılan gri renkte görülür. İşin ilginç
tarafı boya hücreleri bazen üretime hız verirler. Gittikçe
beyazlaşan saçlar geçici bir süre tekrar biraz koyulaşmış
gibi görünebilirler.
İnsanlar arasında bir şok veya aşırı gerilim geçiren
birinin saçlarının bir gecede beyazlaştığı, bir süre sonra
da tekrar eski rengine döndüğü söylenir. Hatta bazı tarihçiler
Kraliçe Marie Antoinette'nin giyotine gideceği günün gecesinde
saçlarının hepsinin bembeyaz olduğunu yazarlar.
Saçların devamlı uzadığı, belirli bir süre sonra dökülüp
alttan yeni saç geldiği hatırlanacak olursa, mevcut saçın değil,
ancak yeni gelecek saçın beyaz olabileceği, dolayısıyla saçların
bir gecede beyazlaşmasının mümkün olmadığı görülüyor.
Ancak bilim insanları bu olayın birkaç haftalık bir süreçte
olabileceğini söylüyorlar.
Troid bezi, şeker gibi hastalıklarda ve aşırı stres veya şok
gibi durumlarda kişinin renkli saçları bu süreçte tamamen dökülebilir
ve geriye sadece daha önceden beyazlaşmış saçlar kalabilir.
Diğer saçlarla birlikte beyazların yerine de daha gür ve siyah
saçlar çıkabilir.
Saçların beyazlaşması insanlık tarihinde nedense hep sorun
olmuştur. Kimileri onu olgunluğun ve bilgeliğin simgesi olarak
görürken, tarih boyu savaş kahramanları, yaşlılığın ve güçsüzlüğün
belirtisi olarak görmüşler ve bir şekilde saçlarını boyamışlardır.
Bu arada bir şeyi daha belirtelim; saçlarımızın kıvırcık,
dalgalı veya düz olmasını da ebeveynlerimizden aldığımız
genler belirliyor. Kıvırcık bir saçı kestiğimizde kesitinin
dikdörtgene yakın olduğunu, dalgalı saçın elips, düz saçın
kesitinin ise daire olduğunu görebilirsiniz. İşte bu saç
kesitlerinden dolayı bazı saçlar dümdüz uzarken bazıları
hemen kıvrılmaya başlar. Kıvırcık saçlılar, saçlarınızı
boşuna ütülemeyin, saçın yapısını yani kesitinin şeklini
değiştirmeden kalıcı bir düz saça sahip olmanız mümkün değil.
Niçin hapşırıyoruz?
Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve
burundan nefes vermektir. Hapşırma burun kanallarındaki
sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir
reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir
görev yapar. Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak
geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada
filtre edilir.
Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok
alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden
ışığa bakma gibi başka bir çok nedenleri daha vardır. Hapşırmadan
önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının
ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz
bunun pek farkına varmayız.
Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve
boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır.
Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın
basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek
bir sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz
gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar
da. Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, elle
yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır.
Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı
elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma
olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır.
Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz. Uyurken ayağını
gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp,
uyumaya devam etmesi gibi.
Hapşırma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak
bilinen bir şey var. Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız.
Bunu bilim insanları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda
gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık olsun diye hapşırığı
tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.
Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik
olduğu ileri sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18'i bu
hassasiyete sahip. Hapşırma sayısının da genlerle nakledildiğini
ileri süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken,
bazılarında sekizinci de duruyormuş.
İnsanlara hapşırdıktan sonra "çok yaşa " deme
adetinin kökenin Hıristiyanların "God bless you" yani
"Tanrı seni takdis etsin" veya "Tanrının hayır
duası üzerinde olsun" cümlesine dayanmaktadır. Altıncı
yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için
tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca
Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.
Niçin gülüyoruz?
Böyle de soru mu olur, tabii ki fıkralara, komik laflara ve
olaylara gülüyoruz diyebilirsiniz. Ama araştırmalar olayın bu
kadar basit olmadığını gösteriyor. Tabii sizler de haklı
olabilirsiniz. Gülmek araştırmacılar tarafından yıllarca araştırıldığı
kadar karmaşık olmayıp, ilkel atalarımızdan kalan, çevremize
uyum ve sosyal hayatı paylaşmakla ilgili bir davranış biçimi
de olabilir.
Bebekler doğar doğmaz içgüdüsel olarak ağlarlar ama ancak dört
hafta sonra gülmeye başlarlar. Anne ve babanın bundan mutluluk
duyduğunu hissettikçe bebeklerin gülmeleri fazlalaşır. Gülmek
bir çeşit dışa vurum gibidir. Gülerken kalp atışı hızlanır,
derin nefes alınır, beyin tarafından "endorfin"
denilen kimyasallar salgılanır. Endorfin ise vücudumuzda
gerginliği, ağrıyı azaltır.
Gülmek de üzüntü veya öfke gibi bir boşalma yoludur, ancak
bunun niçin böyle olduğu tam olarak bilinmiyor. Şüphesiz
hepimiz güldükten sonra kendimizi daha iyi hissediyoruz. Gülerken
bedendeki gerginlik, kaslardaki denetimin yitirildiği noktaya
kadar azaldığından, sandalyeden düşebiliyoruz veya bir çok
olayda kendimizi tutamıyoruz.
Gülmek sosyal ilişkilerde mutluluğu paylaşmak gibi görülebilir
ama her zaman mutluluk ifadesi değildir. Hepimiz patronumuzun
yaptığı bir şakaya (pek komik olmasa bile) gülme eğilimindeyizdir.
Yani güç, karşısında daima tebessüm eden yüzler görür.
Çok yüksek sesle gülmek, gelebilecek tehlikelere karşı
sinirsel bir reaksiyon da olabilir. İki insan arasındaki bir mücadelede,
bir oyunda güçlü olan zayıfı ezerken de gülebilir. Yani gülmek,
gücün ve saldırganlığın bir göstergesi de olabilir. Gülerken
insanın yüz ifadesinden mutlu olduğunu herkes anlar ama o yüz
ifadesi ile arkasında yatan duygular arasındaki ilişkiyi
psikologlar bile hala tam olarak izah edemiyorlar.
Hala bir müsabakayı kazanıp mutluluktan gülmesi gerekenlerin
niçin gözyaşları içinde ağladıklarının, ağlaması
gereken bir yerde bir insanın yine gözyaşları içinde
kahkahalarla niçin güldüğünün sebebi anlaşılmış değildir.
Anacak bu arada kahkaha ile gülmekle, gülümsemeyi ayırt etmek
gerekir. Gülümsemek kesinlikle insanın, karşısındaki için
iyi şeyler hissetmese bile kendisi için bir mutluluk ifadesidir.
Yapılan bir araştırmaya göre insanlar 50'li yıllarda günde
ortalama 18 dakika gülerken, bu süre günümüzde 6 dakikaya düşmüş
bulunmaktadır. Yetişkinlerin günde ortalama 60, çocukların
ise 500 kez güldüğü ve bir gülüşün 6 saniye sürdüğü
araştırmacılar tarafından saptanmıştır.
Niçin hıçkırırız?
Akciğerlerimiz kaburgalarımızın içinde birer torba gibi
dururlar. Nefes aldığımızda bu torbalar içerlerine
alabildikleri kadar hava alarak şişerler. Göğsümüzü karnımızdan
ayıran ve akciğerlerimizin altına bitişik büyük bir kas olan
diyafram, büzüşerek ciğerlerimizin genişlemesini sağlar,
nefes almamıza yardımcı olur.
Süratli yemek yenildiğinde, yutkunma neticesinde yemek ile
birlikte bir miktar da hava alınır. Hıçkırık, yiyeceğin yüzeyine
yapışarak sindirim sistemine giren bu havayı atmak için
sistemin gösterdiği bir tepkidir. Diyafram süratle büzüşerek,
çok ani ve hızlı nefes almamızı sağlar. Bu arada boğazımızın
üst tarafında, ses tellerimizin bulunduğu kısımda bir kapanma
olur ve buradan geçen hava bir an bloke edilir. Bu da "hıck"
şeklinde bir sesin çıkmasına neden olur.
Midedeki bir olayla diyaframın ilişkisi, bu iki organdaki
sinirlerin birbirine çok yakın hatta iç içe geçmiş olmalarındandır.
Bu nedenle en çok yemekten sonra hıçkırırız. Sindirim işlemi
bittikten sonra hıçkırık olmaz. Hıçkırığı önlemek için
çok çeşitli öneriler vardır. Baş aşağı durmak, yavaş
yavaş su içmek, kolları yukarıda tutmak, nefesi tutmak,
ileride bir noktaya bakarak derin nefes almak, buzlu su içmek,
nefesi tutarak üç kere yutkunmak, nane yutmak, parmağı kulağa
bastırarak su içmek ve korkutmak gibi.
Bunlardan korkutarak insanı şok etmek, dolayısıyla sinir
sistemini etkilemek, derin nefes almak ve de kandaki düşük
karbondioksit seviyesinin hıçkırığın oluşumunu hızlandırdığı
bilindiğinden nefesi tutmak en mantıklı önlemlerdir.
Aslında ise bu önlemlerin hiçbirine gerek yoktur. Hıçkırıklar
yaklaşık beş saniyede bir olur ve genellikle bir dakikadan
fazla sürmezler. Siz önlemlerle uğraşırken, o zaten kendi
kendine kesilir. Hıçkırığı kesmek için kabul edilen genel görüş
hiçbir önlemin hıçkırığı kesmediğidir. Ancak aylarca süren
istisnai durumlarda, muhakkak tıbbi müdahale gerekir, hatta bu
durumlarda sinirler üzerinde operasyon yapılması bile gündeme
gelebilir.
Çok miktarda biber yemek gibi kimyasal yanmaların, enfeksiyonların
ve ülser gibi hastalıkların da hıçkırığı meydana
getirebilecekleri ileri sürülüyor. Hıçkırık süresince bir
şey yememekte ve içmemekte fayda vardır, çünkü bu sırada
tekrar fazla hava alınabilir.
Hıçkırığı önlemek için en iyisi yemeği yavaş yiyin, çok
miktarda yemeyin, yemek yerken karbonatlı içki içmeyin, yemeğe
konsantre olun, çok konuşmayın ve gülmeyin. Yemeğe saygınız
ne kadar artarsa, hıçkırık o kadar azalır.
Uyurken beynimizde neler oluyor?
Eğer bir insanın başına "elektroensephalograf"
(ezberlemeniz gerekmez!) adını taşıyan bir cihaz bağlarsanız,
o insanın yaydığı beyin dalgalarını kaydedebilirsiniz. Uyanık
ve hareketsiz durumdaki bir insanın beyni, saniyede on kez salınım
yapan "alfa" dalgaları yayar. Hareketli bir insanın
beyni ise, salınımı iki kez fazla olan "beta"
dalgaları yayar.
Uyku sırasında ise beyin, salınımları çok daha az olan iki tür
dalgayı, "teta" ve "delta" dalgalarını
yayar. "Teta" dalagalarını salınımı saniyede 3.5
ila 7 arasında olup, "delta" dalgalarınınki saniyede
3.5'tan azdır.
İnsanın uykusu derinleştikçe, beyin dalgaları da yavaşlar.
İnsanda en derin ve uyandırılmasının en zor olduğu uyku
zamanında, beyin artık "delta" dalgaları yaymaya başlamıştır.
Şimdi geldik işin en ilginç yönüne. İnsan gece uykudayken çeşitli
zamanlarda beklenmeyen şeyler oluşur. İngilizce'deki "Hızlı
Göz Hareketleri" kelimelerinin baş harflerinden alınarak
"REM" uykusu da denilen ve insanların çoğunluğunda
bir gecede 3-5 kez görülen bu safhada, beyin dalgaları uyanık
bir insanınki kadar hızlanır.
Bir insanı veya bir köpeği REM uykuları sırasında
seyrederseniz, gözlerinin öne ve arkaya hızla titrediğini görürsünüz.
REM uykusu safhasında köpeklerin çoğunda, insanların ise bir
kısmında, kollarda, bacaklarda ve yüz kaslarında seğirmeler
de görülebilir.
Rüya REM uykusu safhasında olur. Bu safhadaki bir insanı uyandırırsanız,
rüyasını çok canlı hatırlar ve anlatabilir. REM safhası dışındaki
uykularda insanlar genellikle rüya görmezler.
Geceleri iyi bir uyku çekebilmek için, hem REM, hem de bunun dışındaki
safhaların birlikte yaşanması gereklidir. REM kısmı uyku süresinin
yüzde 25 kadarını kapsamalıdır. Normal uykudaki bir REM veya
rüya bölümü 5 ila 30 dakika sürer.
Uyku ilaçları daha çabuk ve derin uyumanızı sağlayabilirler
ama uykunuzun ve özellikle de REM kısmının kalitesini değiştirirler.
Uykudan önce alınan alkol de beyinin dalga yayma sistemini ve düzenini
etkiler. Düzenli bir uyku için insan her zaman aynı saatte
yatmalı, hafta sonları da dahil aynı saatte uyanmalıdır.
|