Parmaklarımız niçin çıtlar?
Bazı insanlar her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek
ve onları gererek ses çıkartırlar, yani çıtlatırlar. Çoğumuzun
buradan gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız, hatta rahatsız
oluruz ama nedense bunu yapanlar hallerinden memnun görünürler.
En çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en
çok bulunan sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem
yerlerinde, örneğin parmaklarınızda, iki kemiğin birleştiği
yerde bir bağlantı kapsülü vardır. Bu kapsülün içinde
kemiklerin hareketleri sırasında buraları yağlayan bir sıvı
vardır. Bu sıvının içinde erimiş halde oksijen, nitrojen ve
karbondioksit gazları bulunur.
Vücudumuzda en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz
parmaklarımızdır. Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz
düzleşince bu kapsül de gerilir. İçindeki sıvının basıncı
azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar. İşte kulağımıza
gelenler bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar neticesinde gazlar bu
sıvıyı terk eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin
hareket kabiliyetini arttırır.
Şüphesiz ki eklem yerinin gerilmesi, bu kapsülün boyu ile sınırlıdır.
Eğer parmaklarınızı çıtlattığınız anda röntgenini de çekerseniz,
eklem içinde oluşan gaz kabarcıklarını görebilirsiniz. Bu
olay eklem yerindeki hacmi yaklaşık yüzde 15-20 arttırır.
Aynı parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre
beklemeniz gerekir, çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içerisinde
tekrar oluşması biraz zaman alır.
Tüm bu açıklamalar, deneylerle ispatlanmasına rağmen, yine de
bu kadar küçük gaz miktarının bu kadar büyük bir ses çıkartabilmesinin
nedeni hala anlaşılmış değildir. Bu sorunun tatmin edici bir
cevabı da henüz yoktur. Ayrıca detaylı çalışmalar göstermiştir
ki, çıtırdama sırasında iki ayrı ses duyulmaktadır.
Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması olduğu biliniyor.
İkinci sesin ise kapsülün uzama sınırına vardığında çıktığı
sanılıyor.
Evet geldik en çok merak edilen soruya! Parmaklarımızı çıtlatmak
vücudumuz için zararlı mıdır? Bu konuda elde çok az bilimsel
çalışma sonucu vardır. Bir görüşe göre parmak çıtlatmanın
eklem yerlerimizdeki sıvıya bir tesiri yoktur. Diğer bir görüşe
göre ise sürekli olarak bunu yapanlarda ve bunu alışkanlık
haline getirenlerde, eklemler etrafındaki yumuşak doku zarar görmekte,
parmaklar şişmekte, dolayısı ile elin kavrama gücü
azalmaktadır.
Kanımız kırmızı iken
damarlarımız niçin mavi?
Yaşamımızın sürebilmesi için vücudumuzdaki her bir hücrenin
oksijene ihtiyacı vardır. Hücrelerimize oksijeni kanımız taşır.
Kanımız oksijeni havadan aldığımız nefesin sonucunda akciğerlerimizden
alır ve vücudumuzun her bir noktasına ulaştırır. Bu
noktalarda oksijeni hücrelere devreden kanımız, kalp tarafından
emilerek tekrar oksijen depolayabilmesi için akciğerlerimize
pompalanır ve çevrim böyle devam eder.
Kanımızın içinde oksijen moleküllerini tutup, damarlarda taşıyarak,
hedefe ulaşıldığında bırakan özel bir molekül vardır. Kırmızı
kan hücrelerini, yani alyuvarları çevreleyen ve aslında demir
içeren bir protein olan hemoglobin, oksijenle birleşerek bilinen
parlak kan rengini oluşturur.
Kanımız hücrelerde oksijeni terk edip, karbondioksiti alıp
geri dönerken yani toplardamarlarımızda iken rengi koyu kırmızı
hatta biraz mora yakındır. Damarlarımızın çeperleri ve kan hücreleri
renksiz olduklarından, kanın rengini veya renginin tonunu içinde
oksijen olup olmaması tayin eder.
Damarlarımızın mavi renkte görünmesi, vücudumuza gelen
ışığın bir kısmının derimizde emilmesi, bir kısmının da
yansıtılması ile ilgilidir. Derimizde mavi renk gibi yüksek
enerjiye sahip dalga boyundaki ışıklar daha çok yansıtılıp
gözümüze geldiği için damarlarımız mavi renkte görülür.
Vücudumuzda gördüğümüz damarların hemen hemen tümüne yakını
daha koyu renkli kanı taşıyan toplardamarlardır.
Atardamarlarda kalp tarafından pompalanan kanın vücudun her
yerine süratle ulaşabilmesi için basınç yüksektir.
Toplardamarlarda ise kanın basıncı düşük, hızı da daha
yavaştır.
Herhangi bir atardamar kesildiğinde kan daha hızlı dışarı çıkar,
kan kaybı süratli ve çok olur. Hayati tehlike yaratır. Bu
tehlikeye karşı atardamarlarımız daha kalın çeperli yapılmış
ve derimizin altında daha derinlere yerleştirilmişlerdir. Bir
kaza veya ameliyat olmadıkça atardamarlarınızı pek göremezsiniz.
Bu nedenle derimizde gördüğümüz damarların çoğu, et kalınlığı
az olduğu için içindeki kanın rengini daha çok yansıtan ve
deriye daha yakın olan toplardamarlardır. Tabi ki bu durum
toplardamarlar kesildiğinde kanın koyu kırmızı veya mor
renkte akacağı anlamına gelmez. Kesilme yerinden akan kan
derhal hava ile temas edip, ondaki zengin oksijeni alır ve rengi
yine bilinen kan rengine dönüşür.
Aynı anne ve babanın çocukları niçin farklı oluyor?
Çocukların oluşumunu anne ve babadan aldıkları kromozomlar
belirliyorsa, her insanda bir set kromozom varsa ve de bu
kromozomlar zamanla değişmiyorsa, aynı anne ve babadan olan çocukların
da birbirinin aynı olması gerekmez mi? Üreme konusunda tabiat müthiş
şaşırtıcıdır. Tabiatta çocukların oluşumu ile ilgili özel
bir sistem dizayn edilmiştir.
Son yılların gözde konusu DNA ile ilgili olarak gazetelerde ve
dergilerde çizilen resimlerden belki dikkatinizi çekmiştir. Kadın
veya erkek olsun her insanın bir set kromozomu vardır ve her
kromozom birleştikleri zaman "X" harfini oluşturan iki
parçadan ibarettir. Bu ikili DNA'nın birbirine sıkıca sarılmış
iki koludur.
Bir insanın kromozomunun, bu iki yakasından biri anneden, diğeri
de babasından gelir. Ortadan "X" şeklinde bağlı bu
yeni kromozomun her iki yarısı da komple bir gen setini taşır.
Sperm, yumurta ile birleşerek yeni bir insanın oluşumunu sağlar.
Sperm yeni bebeğin kromozomunun bir yarısını taşır, yumurta
diğerini. Esas soru şudur: Sperm ve yumurtadaki DNA nereden
gelmektedir? Babadaki her hücre, birbirinin tamamen aynı
"X" şeklindeki kromozomları taşır. Anne için de bu
aynıdır. Baba ile annenin kromozomları da kendi anne ve babalarının
kromozomlarından gelmiştir. Ama hangi yarısı gelmiştir? İşte
doğanın müthiş düzeninin ipucu da buradadır.
Babada sperm hücreleri oluşurken, kendi anne ve babasının
kromozomlarının birer yarısını rasgele, yani bir kurala bağlı
olmadan alır. Annenin yumurtalarında da aynı şey olunca, doğan
her çocuk dört kişinin, yani anneanne, babaanne ve her iki
dedesinin (dolayısıyla onların da ebeveynlerinin) genlerinin
rasgele karıştırılmış şekilden oluşur ve her çocuk farklı
fiziksel ve psikolojik özellikler gösterir.
Banyodan sonra ellerimiz
niçin buruşur?
Bütün vücudumuz, bir kısmı gözle görülebilen, büyük bir
kısmı da ancak dikkatli bakınca fark edilen kıl ve tüylerle
kaplıdır. Bu tüy ve kılların dibinde "sebum" adı
verilen yağ bezleri vardır. Bunların çıkardığı yağ, su geçirmez
keratin bir tabaka oluşturur ve suyun derimizden içeri girmesini
önleyerek derimizi yumuşak tutar.
Belki de en çok kullanılan yerler olmaları nedeniyle vücudumuzda
sadece parmak uçlarımız ve tabanlarımızda kıl veya tüy
yoktur. Dolayısıyla koruyucu keratin tabaka da yoktur. Ayrıca
parmaklarımızın uçları ve ayaklarımızın tabanları kalın
bir deri tabakası ile kaplanmıştır.
Parmaklarımızın uçları ve tabanlarımız suyun altında belli
bir süre kalıp iyice ıslanırsa, osmos denilen daha sulu bir
maddenin daha koyu bir maddenin içine girişi sonucunda derimizin
altına su girer ve bu su burada kendine yer bulmak ister. Ancak
buradaki kalın derimizin genleşerek bu suya ayırabileceği
fazla yeri olmadığı için, aynen yazın çok sıcak havalarda
yollardaki asfaltlarda olduğu gibi eğilir, bükülür yani büzüşür.
Vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor?
Vücudumuzun ısısını korumasına kış aylarında üzerimize
giysiler giyerek biz yardımcı oluyoruz ama sıcak yaz aylarında
üzerimizde çıkaracak bir şey kalmayınca vücudumuz ısısını
nasıl ayarlıyor?
Sıcak yaz aylarında vücudumuz ısısını terleme yolu ile
koruyor ve ayarlıyor. Beynimizde terlemeyi düzenleyen özel bir
bez var. Adı da "hipotalamus". Ayrıca derimizin altında
yumak görünümlü 2 milyon ter bezi ve bu bezlerin her
santimetrekaresinde 400 ince kanal var.
Çevre ısısının artması ile beyin, ciltteki ter bezlerini
uyarır. Bu ter bezleri de ince kanallar vasıtası ile, deri üzerine
gözle görülemeyecek kadar az bir sıvı salgılarlar. Cilt üzerine
çıkan bu sıvı buharlaşırken vücudun ısısını da alır.
Aynen esen bir akşam rüzgarından, serinletici bir fandan veya
kapı önüne dökülen bir sudan sonra duyulan serinlik hissi
gibi cilt soğur.
Gözle görülen ve görülmeyen olmak üzere iki çeşit terleme
vardır. Nefes verirken bile terleriz. Bu arada çıkan su buharı
gözle görülmez. Diğeri de yüzümüzde, ensemizde ve özellikle
koltuk altlarımızda yoğun olarak bulunan ter bezlerinin salgıları
sonucu oluşan terlemelerdir. Böylece vücudumuzun bir şekilde
soğuması sağlanmış olur.
Aynı çevre ısısında bazıları rahatsız olur ve aşırı
terler, bazıları da bir rahatsızlık belirtisi, göstermez,
hallerinden memnun otururlar. Kimileri sıcak yaz günlerini
severken, kimileri de kapalı, puslu kış günlerini sever. Peki,
bunun tıbbi bir açıklaması var mıdır acaba?
Tıbbi değilse bile basit bir açıklaması vardır. Her insanın
vücut ısısı, daha doğrusu önceden ayarlanmış ortalama vücut
ısısı aynı değildir. Vücudu 36 dereceye ayarlanmış bir
insan, 38 dereceye ayarlanmış bir insana göre, çevresindeki sıcaklık
yükselmelerine daha hassastır.
Terleme ve dolaşım sistemlerinin termostat düğmesi daha düşük
derecelere ayarlanmış insanlar, düşük çevre sıcaklıklarında
kendilerini daha rahat hissederler.
Niçin uyuyoruz?
İşte hayatımızla ilgili son derece önemli bir soruya bir sürpriz
cevap daha! "Hiç kimse bilmiyor." Cevabın kolay olduğunu,
uykuda enerjimizi şarj ettiğimizi söyleyebilirsiniz, ama
bilimsel araştırmalar bunu göstermiyor. Yapılan araştırmalarda,
İngiltere'de 70 yaşında bir kadının, her gece bir saat
uyuyarak, hatta bir keresinde 56 saat uyanık kaldıktan sonra
sadece 1,5 saat uyuyarak ertesi gün tam performans ile hayatını
sürdürebildiği gözlemlenmiştir.
Aslında normalde, hepimizin bildiği gibi, bir gece dahi
uyuyamasak, ertesi gün adrenalin nedeni ile bütün
aktivitelerimiz yavaşlamaktadır. İki gece üst üste uyumayan
insanda ise durum daha kötüdür. Dikkat ve konsantrasyon düşer,
hatalar artar.
Üç günden sonra insan hayal görmeye başlayabilir, düşünce
berraklığı kaybolur. Daha sonra ise artık insan gerçekle ilişkisini
keser. Fareler üzerinde yapılan deneylerde bir canlıyı uyanık
tutmaya çalışmakla ölümüne neden olunabileceği ispatlanmıştır.
Ayrıca arka arkaya geceleri yetersiz uyuyanlarda da benzeri
problemler gözlemlenmiştir. Uyku süresince oluştuğu gözlemlenen
diğer iki olaydan biri çocukların büyüme hormonlarının gelişmesi,
diğeri ise bağışıklık sistemimiz için gerekli olan
kimyasalların salgılanmasıdır.
Fakat soru hala yerinde duruyor! "Niçin uyuyoruz?"
Kimse bilmiyor. İşte size çeşitli teoriler.
Uyku, insana kaslarını ve diğer dokularını onarma, yaşlanan
veya ölen hücrelerini yenileme şansı verir.
Uyku, insan beynine hafızasındaki bilgileri düzenleme,
gereksizleri unutma ve arşivleme şansı verir. Rüyalar da bu işlemin
bir parçasıdır.
Uyku, enerji tüketimimizin miktarını azaltır. Bu nedenle günde
dört-beş kez yerine üç öğün yemekle yetinebiliriz. Gece
karanlığında zaten hiçbir şey yapamayacağımızdan, anahtarı
kapatarak enerji tasarrufu yaparız.
Uyku, bütün gün çalışan beynin bir şarj süresi olabilir.
Diğer organlardaki enerji harcamasını kısarak, beyin hücre
aktiviteleri için gerekli olan enerjiyi artırabilir.
Uyku hakkında tüm bildiğimiz, geceleri iyi bir uyursak,
sabahları kendimizi iyi hissettiğimiz, hem vücudumuzun, hem de
beynimizin yeni bir gün için kendisini tazelediği olgusudur.
Saçlarımız niçin uzuyor?
Çünkü aksi taktirde berberler işsiz kalırdı! Ha, ha! Şaka
bir yana vücudumuzdaki kılların çok önemli görevleri vardır.
Saçlarımız başımızı yazın güneşten, kışın soğuktan
korurlar. Kaşlarımız terimizin, kirpiklerimiz küçük parçaların
gözümüze girmelerine engel olurlar. Burun ve kulaklarımızdaki
kıllar tozların girmesini önler. Vücudumuzdaki diğer kıllar
ise derimizi serin tutar, ısı kaybını önler.
Bizler sadece saçımızın, sakalımızın, koltukaltlarında ve
genital bölgelerimizdeki kılların uzadığını, kollarımız,
bacaklarımız ve diğer yerlerdeki kıllarımızın uzamadığını
düşünürüz. Gerçekte saçımız da uzamasını bir süre
sonra durdurur ama bunun için bayağı uzun bir süre geçer.
Vücudumuzdaki kılların her biri topraktaki çim gibi, derimizin
altındaki kendi torbasında yetişir ve büyür. Bu torbalardaki
yeni saç hücreleri kılların köklerini oluşturur. Yeni hücreler
oluştukça, eskilerini torbalardan dışarı iterler ve bu hücreler
dışarı itildikçe canlı olma özelliklerini kaybederler, yani
ölürler ve de kıllarımızın ve saçlarımızın bizim görebildiğimiz
kısmını oluştururlar.
Vücudumuzun hangi kısmında olduklarına bağlı olarak, kıl
torbasında belirli bir sürede yeni kıl hücreleri üretilir. Bu
süreye "büyüme süreci" denir. Sonra büyüme bir süre
için durur. Buna "durma süreci" denir. Bu sürecin de
sonunda kılların yine büyüdüğü "büyüme süreci"
gelir ve böyle devam eder, gider.
Durma sürecinde kıl kopar ve alttan gelen bir yenisi yerini alır.
Yani bir kılın veya saç telinin ulaşabileceği en uzun boyutu
bu büyüme sürecinin uzunluğu belirler. Kollarımızdaki kılları
oluşturan hücrelerin büyüme süreci birkaç ay olarak
programlanmıştır. Bu nedenle kıllar kısa bir süre içinde
uzar, bir santimetre civarında bir uzunluğa geldiklerinde artık
uzamazlar, belirli bir sürenin sonunda da alttan yenileri gelir.
Diğer taraftan saçlarımızın büyüme süreci iki seneden altı
seneye kadar değişir. Eğer kesmezseniz bir metre hatta daha da
fazla bir uzunluğa ulaşabilir. Saçlarımız üç aylık bir
uzamanın ardından bir durma evresi geçirir ve bu sırada alttan
gelen yeni saçlar eskilerini atar, yani dökülmelerine sebep
olur. Bunu banyo yaptıktan sonra lavaboya dökülen saçlarınızdan
anlayabilirsiniz. Bu yolla bir insan her gün 70-100 arasında saç
teli döker.
Saç ve kıllarımızın her birinin büyüme ve durma süreçlerine
başlama zamanları farklı olduğu için, hepsi birden aynı anda
dökülmediklerinden devamlı olarak başımızda saç, vücudumuzda
kıl olur. Hayvanlarda bu süreçler aynı zamanda başlayıp
bittiğinden onlar yılın belirli zamanlarında tüylerini dökerler.
Niçin yaşlanıyoruz?
Her insan vücudu zaman geçtikçe yaşlanır. İnsan ömrü her
kişiye göre farklı olmakla birlikte günümüzde ortalama 75 yıla
ulaşmıştır.
Bilimciler insanların 150 yıla kadar yaşayabileceklerine inanıyorlar.
Bugüne kadar kayda geçen en uzun insan ömrü, Japon Shigechiyo
Izumi'ye aittir. Bu kişi 120 yıl 137 gün yaşamıştır. İnsanların
büyümesi, yaşlanmaları ve ölmeleri üzerine çeşitli
teoriler var. Bir teoriye göre, ömrümüz süresince biyolojik
aktivitemizde ortaya çıkan bazı kimyasal reaksiyonlar, gün geçtikçe
başta böbrek ve kalp olmak üzere sağlıklı hücrelerimize
zarar vermektedir.
Bir başka teoriye göre ise, genetik programlamamızla ömrümüz
önceden belirlenmiştir. Program, hücrelerimiz üzerinden yaşlanmamızı
kontrol ediyor, yeterli sayıda hücre öldükten sonra organlar
gereken düzeyde çalışmıyor ve insan ölüyor. Ancak ilk çağlarda
insan ömrü ortalama 30-40 yıl iken günümüzde 75 yıla ulaşması,
bu savı çürütmektedir.
Bu amaçla bilimciler, meyve sineklerinin genleri ile oynayarak
daha uzun ömürlü sinekler yaratmayı başarmışlardır. Bu
uzun ömürlü sineklerin diğerlerinden farkları oksitlenmeyi önleyen
enzim nedeniyle, savunma sistemlerinin daha güçlü olması ve yağ
depolama kabiliyetleri bakımından açlığa dayanıklı olmalarıdır.
Meyve sineği üzerinde yapılan araştırmalar, insan ömrü
konusunda ciddi bir ipucu verememiştir, ancak genetik bakımdan
insanlara daha yakın olan fareler üzerinde yapılan çalışmaların
daha gerçekçi bilgiler verebileceği sanılmaktadır.
Bir başka saptama da, metabolizması yüksek, yani oksijeni çok
hızlı yakan canlıların, yavaş yakanlara göre daha az yaşadıklarıdır.
Örneğin, farelerin metabolizmik hızları insandan daha yüksektir,
ama nadiren üç yıldan fazla yaşarlar.
Son zamanlarda adlarından sıklıkla söz edilen E ve C
vitaminlerinin de, antioksidan grubunda yer alarak, yaşlanmayı
çok az da olsa geciktirdikleri gözlemlenmektedir.
İnsan vücudunda, hücrelerin bölünerek, yeni hücre oluşturabilmelerinin
de sayısı sınırlıdır. Sonuna kadar bölünebilen tek hücre
kanser hücresidir. Dolayısıyla aslında kanserin sırrının
çözülmesi insanın yaşlanma olgusuna da ışık tutacaktır.
Neden esneriz?
Sadece uykumuz gelince mi esneriz? Esneme bulaşıcı mıdır? Aslında
esnemenin ve fizyolojisinin ardında yatan gerçek hala tam olarak
bilinmemektedir.
Önceleri esneme, insanın yorgun olduğu zamanlarda kandaki
oksijen miktarını artırmak için vücudun yaptığı bir
solunum sistemi refleksi olarak düşünülüyordu. Yapılan
deneylerin sonucunda, esnemenin, solunum olayına kısa bir destek
verdiği, ancak onun önemli bir fonksiyonu olmadığı tespit
edilmiştir.
Hem burnumuzla, hem de ağzımızla nefes alabilmemize rağmen,
kapalı ağızla esnemek mümkün değildir. En çok ve sık
esnemenin olduğu zaman, sabah uykudan kalkma vaktidir. Ortalama
bir esneme altı saniye sürer.
Sadece insanlar değil, kediler, kuşlar, fareler ve birçok canlı
türü de esner. Ancak farklı türlerdeki bu davranış biçimi,
aynı fonksiyona yönelik olabilir mi? Örneğin insanların gülme
olarak yaptığı yüzdeki kas hareketi diğer bazı canlılarda
korkunun ifadesi olabilmektedir.
Yapılan araştırmalarda, hayvanların daha çok dikkat
gerektiren bir olayı karşılama sırasında esnedikleri,
insanların ise, tersine dış uyarılarda azalma olduğunda
esnedikleri saptanmıştır.
Derslerde canı sıkılan öğrencilerin değil de, canı sıkıldığı
halde uyumamaya çalışanların daha çok esnedikleri gözlemlenmiştir.
Bir diğer görüşe göre de, sınava girecek bir öğrencinin
veya yarışa girecek bir atletin çok esnemesinin sebebi,
organizmanın kendini sakinleştirmesidir.
Esneme de gülme gibi bulaşıcıdır. Esneyen kişinin yüz
hatlarında meydana gelen şekillenmenin, diğer insanlar üzerinde
esnemeyi teşvik edici bir etki uyandırdığı tahmin ediliyor.
Yani nasıl yemek yiyen bir insanı görünce acıkırsak, onun
gibi bir şey.
Esnemenin bulaşıcı olduğunu ileri süren bir görüşe göre
ise ilk insanlardan kalma bir davranış olarak esnemekteyiz. İlkel
atalarımız akşamları ateşin etrafında topluca otururken
grubun lideri tüm dişlerini göstererek esner, oturumu kapatır,
artık gecenin başladığı, herkesin sabaha kadar yatması ve
hareket etmemesi gerektiği sinyalini verirdi. Grubun diğer üyeleri
de esneyerek görüş birliği içinde olduklarını beyan
ederlerdi.
Günümüzde bu iş için daha karışık teknolojiler kullanılıyor.
Baba televizyonu uzaktan kumanda ile kapatıp koltuğundan kalkıyor.
Bu nedenle günümüzde esnemenin hiçbir faydası görülmemektedir
ve önümüzdeki bir milyon yıl içinde ortadan kalkacağı sanılmaktadır.
Elektrik insanı nasıl
çarpıyor?
İnsanların elektriğe çarpılmaları onun bir iletkeni haline
gelmelerinden oluyor. Sıvılar iyi iletkendirler, yani elektriği
iyi iletirler. Vücudumuzu içi sıvı dolu bir kap olarak düşünürsek,
bütün koruma görevi derimize kalıyor. O da vücudumuzun her
tarafında aynı kalınlıkta değil. Islanınca o da iletkenleşiyor,
hele üzerinde bir yara varsa direnci tamamen yok oluyor.
Evlerimizde 220 volt ve 50 Herz akım daima vardır. Ne kadar
ilginçtir ki, bir elektrik akımının insana en tehlikeli
frekans aralığı 50-60 HZ.dir. Elektrik akımını evimizdeki su
tesisatına benzetebiliriz. Suyun basıncı neyse "Volt"
da odur. "Amper" de suyun miktarının karşılığıdır.
Elektriğe çarpılmada süre de önemlidir. Süre uzarsa deride
yaralar oluşur ve elektrik bu yaralardan daha çabuk geçer.
Derimizden geçen elektrik akımı derhal sinir sistemimizi
etkiler. Beyindeki nefes alma merkezini felç eder, kalbin ritmini
bozar hatta durmasına neden olur. Elektrik çarpmasının sonucu
genellikle kalp durması olduğu için ilk yardım da ona göre
yapılmalıdır. Elektriğe nereden çarpıldığımız da önemlidir.
Elektriğin elden ele veya elden ayağa geçmesi aradaki hayati
organlarımıza zarar verebilir.
Elektriğe çarpılınca şoka girmemizin nedeni kendi elektriğimizdir.
Sinir sistemimizin ürettiği elektrik ile dışardan çarpıldığımız
elektrik karşılaşıp iç içe girince vücudumuzda kasılmalar
ve titremeler yaratıyor.
Elektrik çarpmasında voltajın değil de akımın şiddetinin
yani amperin önemli olduğu ileri sürülüyor. Bu konuda
elektrik mühendisleri ile fizikçiler arasında görüş ayrılığı
var. Zaten elektriğin kendisinin de tam bir tanımı yapılmış
veya tek bir tanım üzerinde uzlaşma sağlanmış değil.
Elektriğin öldürücü gücünün voltaj değil de akım miktarı
olduğunu öne sürenlere göre akım doğrudan kalbi etkiliyor.
Bu düşünüşe göre bir ila beş miliamperde acı başlıyor;
100 miliampere gelince sinirler reaksiyon gösteriyor ve 100-300
miliamperde şok oluşuyor. Tabii bütün bu değerlendirmeler tam
bir bilimsel sınıflandırma değil. Yani tuzlu bir suyun içinde
iseniz, cereyan tüm vücudunuza birden değeceğinden mili değil
mikroamper seviyesinde bile bir akımdan zarar görebilirsiniz.
Elektriğe çarpılanlar eğer ölmezlerse, genellikle hayatlarının
geri kalan kısmını bu olayın izi kalmadan, problemsiz olarak
yaşayabiliyorlar. Ama az miktarda da olsa sinir sistemi üzerinde
hasar bırakabiliyor. Elektrikten çarpılıp şoka girenlere de,
kalp ritmini düzenlemek için yine elektro şok uygulanıyor.
Yazın niçin açık renk giysiler giyiyoruz?
Yaz günleri, sıcak günlerde genellikle beyaz veya açık renkli
giysiler giyeriz. Beyaz renk güneş ışığı içinde bulunan bütün
ışınları yansıtır yani bütün renklerin birleşimidir.
Siyah renk ise tam aksine bütün ışınları emer. Siyah renk üzerinde
hiçbir ışın yansımaz, yani aslında siyah renk bir renk değildir,
renksizliktir.
Siyah renkli kumaşlar ışığın hepsini tuttuklarından, beyaz
kumaşlara göre tenimizi 5 derece daha sıcak tutarlar. Peki öyleyse
Sina çöllerindeki bedeviler niçin siyah renkte giysi giymeyi
tercih ediyorlar? Çünkü siyah renkli giysi, kumaş ile tenin
arasındaki havayı ısıtıyor ama aynı anda bir havalandırma
mekanizmasının da çalışmasını sağlıyor. Bu ısınan havanın
yerini alan hava bedevilerin serinlik hissi duymalarını sağlıyor.
Siyah giysiler güneşin tüm ışınlarını tenimize geçirirler
ama beraberlerinde enfraruj ışınlarını da. Bu nedenle çok güneşli
bir günde açık renk giymek kesinlikle faydalıdır. Kapalı bir
yerde ise enfraruj ışınları nüfuz edemeyeceği için siyah
rengin ısıyı daha fazla iletmesi avantaj yaratabilir. Belki de
dışa beyaz, içe siyah giymek, giysi, ten ve hava arasındaki ısı
alışverişi için en ideal kombinasyondur. Tabii kışın da tam
tersi.
Kışın üst üste giyinmenin asıl faydası iki giysi arasında
hava tabakası oluşmasıdır. Bilindiği gibi hava iyi bir izolatördür.
Yani ısı iletkenliği iyi değildir. Bu şekilde güneşin
ışığı tutulduğu gibi vücuttan da ısı kaybı olmaz. Yani kışın
iki kat giyinildiğinde dıştakinin siyah, içteki giysinin ise
beyaz renk olması gerçekten faydalıdır.
Vurgun yemek nasıl olur?
İnsanlar yüzyıllardır su altına sadece zevk veya merak için
değil, inci, mercan, sünger gibi şeyleri çıkarıp, geçimlerini
sağlamak için de dalmışlardır.
Deniz seviyesinde hava basıncı 1 atmosferdir. İnsan vücudunun
solunum ve dolaşım sistemi bu basınca ayarlıdır. Ancak suyun
içinde, derine gittikçe, her 10 metrede basınç 1 atmosfer daha
artar. 30 metre derinliğe inildiğinde, akciğer kapasitesi dörtte
birine düşer, kan basıncı artar, vücut ısısı düştüğünden
kalbin atış hızı artar, bilinç bulanıklığı başlar. Bu
nedenle yardımcı gereç kullanmadan 30 metrenin altına inmek
tehlikelidir.
Ancak tüple dalışında kendine özgü sorunları vardır.
Derinde dış basıncın yüksek olmasından dolayı tüpten
solunan havanın içindeki oksijen, azot gibi gazlar, dokulara
daha küçülmüş bir hacimle dağılırlar.
Eğer su yüzeyine süratle çıkılırsa, basıncın azalmasıyla
bu gazlar da süratle genleşir. Oksijen dokularda kullanıldığından
sorun yaratmaz, ama özellikle azot gazı damarlarda süratle
genleşerek, damar tıkanıklığı, akciğer yırtılması ve
hatta felç gibi önemli vücut hasarlarına yol açar.
Bu şekilde vurgun yiyenler, süratle basınç odalarına alınırlar.
Burada tekrar vurgun yediği derinlikteki basınç verilir ve
dengeli olarak azaltılır. Bir başka önlem de vurgun yiyeni,
aynı derinliğe tekrar indirmektir.
Vurgun yememek için yüzeye yavaş çıkılmalı, hatta belirli
derinliklerde beklenmelidir. İdeal çıkış hızı dakikada 20
metre olup, pratikte eğitmenler bunu dalgıç adaylarına "yüzeye
gelen en küçük hava kabarcığından daha hızlı çıkma"
şeklinde öğretirler.
Asansör düşerken zıplanılsa ne olur?
Düşünün ki, asansörünüz bozuldu ve 60-70 km/saat, yani
saniyede 18 metre hızla düşüyor. Siz de son saniyede yukarı zıplıyorsunuz.
Yukarı zıplamanız olsa olsa saniyede 4-5 metre hızla olabilir.
Yani siz yine de yaklaşık saniyede 13-14 metre hızla yere düşmeye
devam ediyorsunuz.
İster saniyede 18 metre, isterse 13 metre hızla yere düşün,
sonuç fark etmez. Sizi yerden kazımak zorunda kalabilirler. Lütfen
panik yapmayın, asansörü tutan tek bir kablo değildir, en azından
5 veya 6 kablo vardır. Bu kabloların her biri tek başına asansörün
ağırlığını taşıyabilir.
Diyelim ki, bu kabloların hiçbiri görevini yapmadı, asansörü
durduracak bir başka fren donanımı daha vardır. Hatta bazı
asansör boşluklarında ilaveten yaylı veya yağlı, hayati
tehlikeyi önleyecek özel sistemler de bulunur.
Bu sistemlerin hiçbiri çalışmazsa yine de iyimser olmaya çalışın,
hiç olmazsa hayatınızda bir kere, hiçbir katta durmadan doğrudan
zemine inmiş oluyorsunuz.
Gazeteler niçin enine düzgün yırtılamıyor?
Denerseniz göreceksiniz ki, bir gazete sayfasını yukarıdan aşağıya
düzgün olarak yırtabilirsiniz. Ancak sağdan sola yani enine yırttığınızda
düzgün yırtamazsınız, muhakkak zikzaklar oluşur.
Gazete kağıdının ana maddesinin ağaç olduğunu hepimiz
biliyoruz. Bir gazete kağıdında ağacın lifleri yukarıdan aşağıya
olacak şekilde gelir.
İşte bu sebeple bir gazete sayfasını düşey olarak yırtarsanız,
yırtık, liflerin yolunu takip ederek düzgün bir şekilde aşağıya
kadar iner. Enine yırtıldığında, her life rastlayışında yırtılma
zikzak çizer.
Peki lifler niçin düşey doğrultuda? Bunun nedeni kağıdın üretiliş
biçiminde yatıyor. Bu lifler çok az su içeriyor ve üretim
bandında, bandın hareketi boyunca yayılıyor. Üretim bandı
sonunda su kuruyor ama, lifler kağıtta uzunlamasına yer alıyor.
Sabun kiri nasıl
gideriyor?
Aslında sabun bir antiseptik, yani mikrop öldürücü değildir.
Normal bir deri üzerinde, ölü deri hücreleri, kurumuş ter, çeşitli
bakteriler, yağlı ifrazatlar ve toz vardır. Sabunun özelliği,
mekanik olarak derimizin üzerinden bunların alınmasını sağlamasıdır.
Suyu ve yağı(ne yağı olursa olsun) aynı kaba koyarsanız
birbirlerine hiç karışmazlar aksine su ve yağ molekülleri
arasında birbirlerini iten bir güç vardır. Elimizi sadece su
ile yıkadığımızda derimizin, üzerindeki yağ tabakası,
suyun derimize temasına mani olur, onu dağıtır ve tam anlamı
ile temizlik sağlanamaz. İşte burada sabun devreye girer ve
aracılık rolünü üstlenir.
Sabunun bilinen tarihi 2000 yıldan da öncesine uzanır. Hatta
Anadolu'da 4000 yıl evvel Hititlerin yaktıkları bitkilerin külleri
ile ellerini temizledikleri bilinmektedir. Sabun, tarihinin her döneminde
ucuz ve kolay bulunabilen malzemelerden yapılmıştır.
Romalılar sabun yapabilmek için, kireç taşını ısıtarak
kireç elde etmiş, bu ıslak kireci sıcak ağaç külleri üzerine
püskürtüp sonrada karıştırmışlardır. Oluşan gri çamuru
sıcak su dolu bir kazana dökerek keçi yağı ile saatlerce karıştırarak
kaynatmışlardır. Kirli kahverengi kalın bir tabaka oluşunca,
soğumaya bırakmışlardır. Soğuma sonucu sertleşen tabakayı
parçalara bölerek sabun olarak kullanmışlardır.
İşte sabun budur. Her sabun kireç gibi bir alkali madde ile bir
çeşit yağın karışımıdır. Günümüzde alkali olarak kireç
yerine genellikle kostik soda kullanılıyor. Keçi yağı yerine
de sığır, ve koyun yağlarından elde edilen don yağları,
hurma, pamuk çekirdeği ve zeytinden elde edilen yağlar kullanılıyor.
Alkali ve yağdan meydana gelen sabun da anne ve babasının özelliklerini
taşır. Yani bir taraftan yağı severken diğer taraftan suyu
sever. Sabun moleküllerinin bir ucu yağı, diğer ucu da bir
alkali olan suyu çeker. Ellerimizi ovuşturduğumuzda yağ ve
kirler, dolayısıyla içindeki bakteriler parçalanır. Sabun
molekülleri bu yağlı kirleri sararlar suyla birleştirirler ve
artık çözünemez hale getirirler. Musluktan akan su ile de
uzaklaşır giderler. Ellerin kurulanması ile de bakterilerin çok
sevdiği nemli ortam ortadan kalkmış olur.
Günümüzün modern marketlerinde ise sabunun, bazı katkı
maddeleri, boyalar, parfümler, deodorantlar, bakteri giderici
maddeler, kremler, losyonlar ve reklamlarda söylenilen diğer
maddeler eklenmiş hali ile karşılaşıyoruz. Şampuan, diş
macunu, tıraş kremi ve kozmetikler, sabunun sodyumun değişik
bileşikleri ile yapılmış diğer adlarıdır. Eğer kostik soda
yerine potasyum kullanılırsa, daha yumuşak olan sıvı sabun
elde edilir.
Bir
köpek yaşı niçin yedi insan yaşına eşittir?
Evlerinde köpek bulunduranlar, köpeklerinin yaşlarını
insan yaşlarıyla karşılaştırabilmek için, her köpek yaşının
yedi insan yaşına eşit olduğunu varsayarlar. Peki bu doğru
mudur?
Tam olarak değil...
Bu konuda üretilen çeşitli formüller var ama en basit ve akla
yatkın olanı şu:
Köpeğin birinci yaşı= 21 insan yaşı
Köpeğin sonraki her yaşı:4 insan yaşı
Buna göre 7 yaşında bir köpeğiniz varsa insan ömrüne göre;
21+(6*4)=45 yaşındadır.
Bu hesaba devam edersek 10 yaşındaki bir köpeğin yaşı, insanın
57 yaşına eştir. 15 yaşındaki bir köpek ise 77 yaşındaki
bir insanla aynı yaştadır.
Bu hesap şekli akla uygundur. Bir köpek yaşı yedi insan yaşına
eşittir düşüncesi seksüel olgunluğa erişmiş bir yaşındaki
köpekle 7 yaşındaki bir çocuk arasında farkı düşününce
anlamsız kalıyor.
Neden Tuzlanır?
Yiyeceği tuzlamak insanlık tarihinde bilinen en eski
koruma metodudur. Arkeolojik kazılarda bu usulün taş devrinde
bile bilindiğine dair bulgular edilmiş, hatta Çin'de M.Ö. 2000
yıllarına kadar dayanan kayıtlar bulunmuştur. Romalılar eti,
zeytini, karidesi, balığı, ve peyniri tuzlayarak saklıyorlardı.
Eski Mısır'da ölülerin vücutları bozulmamaları için tuzla
kaplanıyordu.
Tuz suyu çok seven bir kimyasaldır. Yiyecekti suyu emerek,
bakterilerin gelişmek için muhtaç oldukları nemli ortamı
ortadan kaldırır, ve bakterilerin yiyeceği bozmalarını önler.
Tuz aynı zamanda bu bakterileri de kendisi doğrudan öldürür.
Günümüzde eti muhafaza etmek için, tuza kuvvetli bir bakteri düşmanı
olan "potasyum nitrat" da eklenmektedir.
Aslında tuzlama bir tür pişirmedir. Et ve balığı tuzladığımızda
aynen onları pişirmişiz gib bir kimyasal reaksiyon oluşur
(lakerdayı hatırlayın). Tuzlanan ette proteinler gevşer, çözünür
ki bu et ısıtıldığında olan olay ile aynıdır.
Çinliler yiyeceklerini
niçin çubuklarla yerler?
Aslında nedeni tam bilinmiyor. Bir görüşe göre,
vakti zamanında Çin imparatorlarından biri halkın ayaklanmasından
korktuğundan, eritilip silah olarak tekrar kullanılabilecek
metal olan her şeyin toplanmasını emretmiş. Ellerindeki bıçak,
kaşık ve benzeri şeyleri vermek zorunda kalan Çinliler ne yapsınlar,
çaresiz bambu kamışlarından yapılmış ince çubuklarla yemek
yemeye alışmışlar.
Akla daha yatkın gelen diğer bir görüşe göre ise çubukla
yemek adeti Çinlilerin yiyeceklerini küçük parçalara bölüp
yeme alışkanlıklarından ve buna bağlı olarak zaman içinde
çok önemli bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor.
Yemek çubukları milattan bir yüzyıl önce doğmuş. Yemeği içindeki
yağa atıp karıştırarak pişirmeye yarayan tava benzeri kaplar
kullanılmadan önce yiyecekler odun ateşi üzerinde pişiriliyormuş.
Nüfus çoğaldıkça artan yiyecek ihtiyacından dolayı ormanlar
kesilip tarlalar açıldıkça bu sefer de odun, yani yakacak sıkıntısı
başlamış.
Zamanla etleri ve sebzeleri çok küçük parçalara bölüp, yağ
içinde karıştırarak kızartmanın hem süratli pişmeyi hem de
odundan tasarrufu sağladığını görmüşler.
O zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle, yemek masası kullanmak
zenginlere mahsus bir lüks olduğundan insanlar bir elleri ile
yiyecek veya pirinç tabağını tutuyor, yemek yemek için de
sadece diğer ellerini kullanabiliyorlarmış.
Çinlilerin yemeklerinin bol soslu olduğunu söylemeye gerek yok.
Yerken çubukları kullanmak, her şeyi tek elle yemek zorunda
olan Çinlilerin bütün parmaklarının kirlenmesi sorununu çözdüğü
için hızla yayılmış. O zamanlar çubukların çok azı ağaçtan,
çoğunluğu fildişi ve kemiktenmiş.
Şimdi artık ne metal ne de ağaç kıtlığı var. Zaten onların
yerini sentetik malzemeler çoktan almış durumda. Ne var ki bırakın
Çin'i, diğer ülkelerdeki bir çok insan bile bir Çin lokantası
bulup, çubuklarla yemeğe uğraşıp, Çin imparatorunun veya
odun yokluğunun yarattığı eziyete seve seve katlanıyorlar.
|