İnsanlar niçin değişik
dillerde konuşuyorlar?
Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu 3000'den fazla
dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca
15'ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil
ise Çin'deki Mandarin dilidir. Yazı dili bütün Çin'de aynı
olmasına rağmen halkın yüzde 70'i Mandarin dilini konuşur ve
kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.
Afrika'da 1000'e yakın dil konuşulmaktadır fakat 1 milyondan çok
kişinin konuştuğu dillerin sayısı 30'u geçmez. Hindistan'da
800'den fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede,
her 12 kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmekledir.
Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok
büyük bir olasılıkla Yakın Doğu'da doğarak yayıldığı ve
dünya üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar
uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini
doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri
genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara,
Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.
Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı
paralellik gösterir. Teoriye göre milattan Önce 7500 yıllarında
tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte
Yakın Doğu'dan Avrupa'ya, Kuzey Afrika'ya ve Hindistan'a büyük
göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil
gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.
Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin
tarihsel oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden
kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur.
Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına
rağmen bu üç dil grubu şunlardır:
(1) Hint-Avrupa dilleri,
(2) Ural-Altay dilleri,
(3) Hami-Sami dilleri.
Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük
dil öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen
Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami
dillerinin en belirgin örneği Arapça'dır. Çin-Tibet ve
Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu
ana sınıflandırmanın dışındadırlar.
Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır:
(1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki
yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.);
(2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne
ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe);
(3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak
ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami);
(4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe
dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde
"takusariartorumagaluarnerpa" kelimesi "onun
bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor
musunuz" anlamına gelir.
Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan
kelimelerin, daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları,
yani daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün
lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin
bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe'deki baş,
bel, kaş, göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz,
kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.
Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün
etkisi vardır. Eskimo'lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde
atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri vardır.
Ancak bizler de 'kar'a sadece kar derken Eskimo dilinde karın ve
yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.
Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz
tavuğunu "bili-bili" diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler
tavuğu "çak-çak" (chuck), Finliler
"fibi-fibu" diye çağırırlar ama hemen hemen bütün
dillerde tavuğu kovalama sesleri birbirlerine benzer; kış-kış,
kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş...
Müzik notaları nasıl bulunmuştur?
Müzikteki
matematiksel gizemi keşfederek yazıya dökmenin ilk temeli
Pisagor (Pythagoras, M.Ö. 530-450) tarafından atılmıştır.
Biz kendisini okul sıralarından o meşhur dik üçgen teoremi
ile hatırlarız ama Pisagor günümüzde ulaştığımız bilim
seviyesinin babasıdır. O kendi devrine kadar gelişmiş bütün
çalışmaları bir disiplin altında toplamış, geometri,
aritmetik, astronomi, coğrafya, müzik ve tabiat bilgisi olarak
ayrı ayrı bilim dalları yaratmıştır.
Pisagor bilimi, bilim için düşünüyor, bilimin uygulamak onu
ilgilendirmiyordu. Bu nedenle 'bilgi seven' anlamındaki 'filozof'
sözcüğünü ilk olarak o kullanmıştır. Pisagor tüm evrenin
sayılar ve aralarındaki ilişkilere göre kurulduğuna inanıyordu.
Pisagor'un müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkanının
önünden geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının
demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması
Pisagor'un ilgisini çekmiş, dükkanı kapattırarak ustaya çeşitli
aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar
almış.
Batı müziği 9. yüzyılın başına kadar notalamadan
habersizdi. Eserler kulak yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılıyor,
bu arada değişime uğruyor, zamanla unutulabiliyordu. 9. yüzyılın
ikinci yarısında ilk notalama sistemi ortaya çıktı.
Arezzo'lu Guido'nun (Gui d'Arezzo) notalama sisteminin seslerin yüksekliğini
kesin olarak belirtmeye başlamasıyla büyük bir ilerleme
kaydedildi. 11. yüzyılda notaların üzerine dizildiği beş çizgiden
oluşan "porte"nin kullanılmasıyla notaların yüksekliği
(do, re, mi,....) ve süresi (birlik, ikilik, dörtlük,....)
kesin biçimde belirlenebilir hale geldi.
Aslında müziğin dört parametresi vardır: Yükseklik, süre,
şiddet ve tını. Bunlardan ilk ikisi zamanla genel kabul gören
bir takım işaretler sayesinde kağıt üzerine dökülebilmiş,
şiddet ve tını ise notanın yanında ek kelimelerle belirtilmişler
ve kısmen de yoruma açık bırakılmışlardır.
Çeşitli sesleri belirtmek ve bunların birbirlerine karışmasını
önlemek için sesleri temsil eden notalara özel isimler verildi.
Do, re, mi, fa, sol, la, si. İngilizce'de ve Almanca'da ise
notalar harflerle gösterildi (C=do, D=re, E=mi, F=fa, G-sol,
A=la, B=si-ing.-, H=si-alm.-).
Nota isimlerinden 'do'nun önceki ismi 'ut' idi. Sesli harfle başlayan
bu isim, notaları sırayla söylerken tutukluk yaptırdığından
12. yüzyılda 'do' olarak değiştirildi. Almanya ve bazı ülkelerde
'ut' hala kullanılır.
'Si' hariç diğer notaların isim babası Gui d'Arezzo'dur.
Arezzo bu adları Aziz Iohannes Battista ilahesindeki mısraların
birinci hecelerinden alarak takmıştır. Yedinci notanın adı
uzun zaman 'B' olarak kalmış, sonradan 13. yüzyılda Sanete
Iohannes kelimelerinin baş harflerinden meydana gelen 'si' adını
almıştır.
Notalamanın keşfi ve gelişimi müzik pratiğine olağanüstü
bir gelişme ortamı yaratmıştır. Notalama, icracıyı ezberden
kurtararak hem müzik parçalarının uzamasına hem de çeşitli
dönemlere ve ülkelere ait notalanmış eserlerin katılmasıyla
repertuarın zenginleşmesine ve çeşitlenmesine imkan vermiştir.
Nota sayesinde bir müzisyen bilmediği bir müzik parçasını
icra edebilmek için tek başına yeterli bir hale gelmiştir.
Bir hafta niçin 7 gündür?
Bir
gün Güneş'in doğduğu zamandan ertesi gün doğacağı zamana
kadar geçen süredir. Bir ay ise Ay'ın aynı evresinin gökyüzünde
tekrar göründüğü zamana kadar geçen süredir. Çok eskilerde
bu zaman birimleri insanların hayatlarını organize edebilmeleri
için yeterliydi.
Zamanla bir günden uzun, bir aydan da kısa bir zaman birimine
ihtiyaç duyuldu. Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi
olarak kullanmaya başladılar. Sonraları Yunanlılar, Çinliler
ve Mısırlılar 10 günlük, Romalılar ise 8 günlük haftayı
kullanmaya çalıştılar.
Bir hafta olarak kabul edilen yedi günlük sürenin kaynağı tam
olarak bilinmiyor. En kuvvetli tez bu sürenin Ay'ın evrelerinden
kaynaklandığına dayanır. Ay'ın dört evresinin (yeni ay, ilk
dördün, dolunay, son dördün) sürelerine en yakın olan tam gün
sayısı yedidir.
Ancak bu doğal ve astronomik temelin yanı sıra astrolojik bir
inanışın da, ta Babilliler zamanından itibaren, yedi günün
bir hafta olarak seçilmesinde rol oynadığı ileri sürülüyor.
İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile Güneş ve Ay'ın toplam
sayısının yedi oluşu bu sayıya gizemli ve uğurlu bir sayı
olarak bakılmasına neden olmuştur.
Daha sonraları dinlerde göklerin yedi kat oluşuna inanış, müzikteki
ana nota ve tabiattaki ana renk sayılarının da yedi oluşu bu
sayının gizemini iyice arttırmıştır. Takvimde yedi günlük
haftanın resmiyet kazanması ise milattan sonra 327 yılında
Roma İmparatoru I. Constantinus'un çıkardığı bir emirle olmuştur.
Tevrat'ın yaratılış (tekvin) anlayışına göre Tanrı evreni
6 günde yaratmış, yedinci günde de (cumartesi) dinlenmiştir.
Hıristiyanlar haftayı Tevrat'taki şekliyle kabul ettiler, yalnız
Hz. İsa'nın diriliş hatırasına yedinci günü değil de
birinci günü, yani pazarı 'Tanrı Günü' olarak kabul ettiler.
İslam dininin doğuşundan sonra da yine yedi günlük hafta süresi
benimsendi. Ancak Hz. Muhammed'in müminleri mescitte toplayıp,
namaz kıldığı, hutbede devlet ve günlük işleriyle ilgili açıklamalar
yaptığı altıncı gün (cuma) dinlenme günü olarak kabul
edildi. Türkiye Cumhuriyeti'nde 27 Mayıs 1935 tarihinde yayımlanan
bir kanunla tatil günü cumadan pazara alındı.
1792 yılında Fransa takvim yapısını değiştirerek 10 günü
bir hafta kabul etti ama yürütemedi. Rusya 1929'da 5 günlük
hafta uygulamasına geçti, sonra bir haftayı 6 güne çıkardı
ve sonunda pes ederek 1940'da 7 günlük haftaya geri döndü.
Satrançta Şah niçin o
kadar pasiftir?
Satranç oyununda Şah koruma altındadır. O sanki bir
köşede korkudan sinmiş bir şekilde olanlara bakan, titrek adımlarla
birer birer ilerleyen, arada sırada 'hadi ne zaman rok yapacaksanız,
yapın' diye inleyen bir insan görünüşü verir. Halbuki vezir,
satranç tahtasını oradan oraya dolaşarak, atlayarak, zıplayarak,
rakibi yıpratarak, son derecede etkin bir şekilde hareket
etmektedir.
Bu taşın bizdeki adı vezir (bakan gibi bir şey) olduğu için
bu hareketlilik normal görülebilir ama Batı ülkelerinin bu taşa
kraliçe anlamında 'queen' adını verdiklerini düşünürseniz
ortaya tuhaf bir durum çıkar. Hele satrancın tarihinin 7. yüzyıldan
öncesine gittiği göz önüne alınırsa, o zamanlar daima
ordularının başında savaşa giden krallara, şahlara satrançta
niçin böyle pasif bir rol verilmiştir, anlaşılmaz.
Satrancın ilk olarak 6. yüzyıl içinde Hindular tarafından
oynanmaya başlanıldığı, daha doğrusu Hinduların
'chaturunga' (şaturanga) isimli oyunundan geliştiği ileri sürülüyor.
'Chaturunga' sözcüğü Sanskritce'de 'dört kol', 'dört kollu
ordu' veya 'dört silah' anlamına gelmektedir.
O zamanki Hint ordusu dört bölümden oluşuyordu. Filler, savaş
arabaları, süvariler ve piyade. Bugün bu dört kola, fil, kale,
at ve piyon diyoruz. Avrupa savaşlarında fil kullanılmadığı
için bu taşa piskopos (bishop) adı verilmiştir. Bizdeki at
Arapçada süvari, Avrupa'da ise şövalye olarak adlandırılmıştır.
Yani medeniyetler satranç terimlerinde kendilerine göre bazı değişiklikler
yapmışlardır.
Şaturanga Hindistan'dan önce İran'a geçti ve geçerken ismi. 'şatrang'
oldu. Arap orduları onu 1000 yıl kadar önce, fethettikleri İspanya
üzerinden Avrupa'ya getirdiler. Araplar oyuna 'şatranj' veya
'al-şah-mat' (şah ölü) ismini verdiler. Ancak şah oyunda hiçbir
zaman ölmez, diğer taşlar gibi oyun tahtasının dışına çıkartılamaz.
Vatanı olan karelerde kımıldayamaz hale gelince esir düşer.
Satranç ismi Türkçeye Arapçadan girmiştir.
İlk oynanış şeklinde bugünkü hareket kabiliyetindeki bir
vezir veya kraliçe yoktu. Gerçi şahın yanında Araplar tarafından
akıllı adam diye isimlendirilen bir taş vardı ama hareket
imkanı çok kısıtlıydı. Sadece bir kere o da çapraz olmak koşuluyla
ilerleyebiliyordu.
Asırdan asıra, ülkeden ülkeye satranç oyunu gittikçe gelişti
ve bazı değişikliklere uğradı. Avrupa'ya ulaştığında
vezirin ismi kraliçe oldu ama hareket imkanı hala kısıtlıydı.
Bununla belki o yıllarda Avrupa'da yaşayan güçlü kraliçelerin,
krallarının daima yanında olup onları kollamaları şeklinde
sosyal bir bağlantı kurulabilir.
Bu şekli ile satranç oyunu çok yavaş oynanabildiğinden oyunu
süratlendirmek için kraliçe (vezir) ve filin güçleri, yani
hareket imkanları arttırıldı, etkinlik sahaları genişletildi.
Bir başka kural değişikliği ile satranç tahtasının karşı
kenarına varabilen bir piyonun kraliçe (vezir) olabilmesi imkanı
tanındı.
Bu, çok çağdaş ve demokratik bir değişimdi. Taşların en güçsüzü
ve alçak gönüllüsü piyade, işlerinde sebat eder ve başarı
ile ilerlerse en güçlü taş olabiliyor, hatta karşı tarafın
şahını mat ederek en son sözü söyleyebiliyordu. Avrupa'da gün
geçtikçe gelişen demokrasi, yıkılan krallıklar satranca da
yansıyordu. Şah artık örneği çok az kalmış, güçsüz
monarşik hükümdarlar gibi köşesinden pek çıkamıyordu.
Gerçeği oyunda iken ikinci bir kraliçenin ortaya çıkması ise
başlangıçta oyuncuların kafasını karıştırdı ama hangi şah
bir yerine iki kraliçesinin olmasını istemez ki!
İnsanlar ne zamandan
beri ayakkabı giyiyor?
Ayak yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır.
İnsan gövdesinde en ağır görev ayaklara düşer. Yetişmiş
bir insanın vücudunda 206 kemik vardır, bunların neredeyse dörtte
biri, 62 adedi ayak ve bacaklarımızdadır. Vücut ağırlığını
taşıyan ve hareketi sağlayan bu organın bakımı ayakkabı ile
başlar.
Ayak kemikleri yere düz basmaz. Taban çukuru denilen içbükey
bir kubbenin iki ucuna ve kenarlarına basılır. Ayağın taban kısmının
yapısı oldukça karışıktır. Burada birçok kas, kiriş,
damar ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde
en güçlüsü tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden
biri olan bu bölgeyi korumak insan hayatı için çok önemlidir.
Çoğu ayakkabı 'taban' adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen
kalın bir alt parça ile 'saya' adı verilen ve ayağı saran
daha ince bir üst parçadan oluşur. Ayakkabılar dünyada çok
farklı iklimlerde yaşayan insanların yaşam şartlarına göre
değişiklik gösterdiği gibi tarih boyunca moda da ayakkabıların
şekilleri üzerinde çok etkili olmuştur.
Gerçi İspanya'daki 12 - 15 bin yıl öncelerine ait mağara
resimlerinde erkeklerde deri, kadınlarda kürkten yapılmış
giysiler görülüyor ama dünyadaki en eski ayakkabı izine,
kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış
olarak Mezopotamya'da rastlanmıştır.
Günümüzdeki anlamı ve şekli ile ayakkabının ilk olarak
sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya çıktığı
sanılıyor, ilk ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği şekilde
bir zarf haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın
altını kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan
koruyorlardı.
Mısır sanat eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak
ayaklı olarak görülürler. Sandaletlerin ise bu devirde sadece
ev içinde giyildiği tahmin edilmektedir. Hititler bugün
Anadolu'da çok az da olsa hala kullanılan çarıklara benzer
ayakkabılar giyerlerdi.
Ortaçağda kızı evlenen bir baba onun üzerindeki otoritesini
evleneceği adama bir ayakkabı töreni ile devrediyordu. Bugün
bazı Batı ülkelerinde yeni evlenen çiftin arabalarının arkasına
ayakkabı bağlama adeti de o günlerden, kız babasının damadına
kızının ayakkabılarından birini vererek, artık onun
himayesine girdiğini belirtmesi adetinden kalmadır.
Avrupa'da 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu
ayakkabılar moda oldu. Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın
kumlardan korumak amacı ile yüksekte tutabilmek için ayakkabılara
topuk ilave edildi. Avrupa'da 16. ve 17. yüzyıllarda bütün
ayakkabıların topukları kırmızı renge boyanıyordu.
Avrupa'da 18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları farklı
değildi. Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları
Avrupa'da o yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii
iki kişinin yardımıyla) giyebiliyordu.
19. yüzyıla gelene kadar tüm dünyada her iki ayak için de eş
ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda sağ sol farkının
olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için ayrı
ayrı ayakkabı üretimine ilk olarak ABD'de, Philadelphia'da başlandı.
Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916'da yine ABD'de yapıldı
ve bunlara 'ket' (ked) adı verildi. Botlar ise ata binmenin yaygın
olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve kumlu çöllerde
ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840 yılında Kraliçe
Victoria için dizayn edildi. Bağcıklı rahat yürüyüş
ayakkabısı ise Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıktı.
Osmanlı Türkleri'nde de deri işleme sanatının çok gelişmiş
olması ve özellikle Yeniçeri Ocağı'nın at binmede uygun olan
yumuşak deri çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden ayakkabıcılık
çok gelişmiştir.
Bugün artık en ilkel topluluklarda bile insanlar bir çeşit
ayakkabı giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var bilinmiyor
ama uzayda dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay'a ilk ayak
basan astronot Neil Armstrong'un ayakkabıları dönüş yolculuğunda
herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem
olmak üzere dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. Şimdi
uzayda dolanıp duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra
gidenlerin ayakkabıları şimdi neredeler acaba?
Devekuşları niçin başlarını
kuma gömerler?
Bu inanç ve görüşün nereden kaynaklandığı
bilinmiyor. Güya devekuşu başını kuma gömünce düşmanlarını
ve gelecek tehlikeyi görmez, onun için de rahatlarmış. Güney
Afrika'da 80 sene boyunca yapılan gözlemlerde böyle bir olay görülmemiştir.
Hiçbir devekuşu kafasını kuma gömmeye teşebbüs etmemiştir.
Zaten bunu yaparlarsa boğulacakları da kesin.
Her ne kadar beyinleri gözlerinden küçük olsa da, kuş dünyasının
en akıllılarından olmasalar da, devekuşları kendilerini
gizlemek için başlarını kuma gömecek kadar da aptal değillerdir.
Bu görüntünün asıl nedeni devekuşu yavrularının yırtıcı
hayvanlarım saldırılarına karşı açık ve korumasız olmalarıdır.
Onlar yetişkin devekuşları gibi hızlı koşup kaçamazlar. Bir
tehlikeyi sezdiklerinde aniden kendilerini bulundukları yere bırakarak,
hareketsiz kalıp çevreye uyum sağlayarak düşmanlarının
dikkatlerinden kaçtıklarını ümit ederler.
Anne devekuşları bazen bütün vücutlarını, kanallarını da
açarak toprak üzerine yatırırlar ve yavrularını güneşin
kavurucu etkisinden korumaya çalışırlar. Ayrıca devekuşlarının
dinlenirken boyun kaslarını rahatlatmak için veya çok sık
olmasa da uyurken bazen bu pozisyonu aldıkları biliniyor. Hatta
bir görüşe göre, bu pozisyonda kafalarını yere dayayıp düşmanlarının
ayak seslerini dinledikleri de ileri sürülüyor.
Daha yumurtadan çıkar çıkmaz erişkin bir tavuk büyüklüğünde
olan devekuşu yavrularının uzun boyunları genellikle bej
rengindedir ve üzerlerinde siyah çizgiler vardır. Bu renklerle
ot renkleri ve gölgeleri karışarak iyi bir kamuflaj imkanı sağlar.
Bu durumda otların aralarına başlarını soktuklarında vücutları
görünürken boyun ve baş kısımları görülmez. Görülmeyen
başın kuma gömülmüş gibi insanlar tarafından algılanmasının
nedenlerinden biri de bu olabilir.
Bu tip uçamayan büyük kuşların başlarını kuma gömme gibi
aptalca bir savunma sistemine zaten ihtiyaçları yoktur. İşitme
ve görme duyuları son derecede iyidir. Boylarının da avantajı
ile çevreyi çok iyi gözleyebilirler. Düşmanı diğer av
adaylarından önce sezebilirler.
Üç metrelik boylarına ve 100 - 150 kilogramlık ağırlıklarına
rağmen saatte 50 kilometre hızla koşabilirler. Köşeye sıkıştıklarında
ise kolay teslim olmazlar. Çok seri ve kuvvetli tekme
atabilirler, uzun boyunları sayesinde düşmanı yaklaştırmadan
mücadele edebilirler.
Banyodaki havlular niçin çabucak kokuyor?
Banyodaki
havlular yıkanıldıktan sonra, yani vücudumuz tertemiz iken
kullanılır ve sadece vücudumuza değerler. Buna rağmen birkaç
gün içinde bu havlular kokmaya başlarlar. Bunun sebebi vücudumuz
değil vücudumuzdaki ölü deri hücreleridir. İstediğimiz
kadar bol su ve sabunla yıkanalım, su ile birlikte kirlerin ve
bakterilerin gittiğini zannedelim, yine de vücudumuz üstünde
ölü deri hücreleri kalır ve kurulanırken bunlar havluya geçer.
Bundan sonraki sorun havalandırmadır. Zaten havası devamlı
nemli olan banyolar küflenme için ideal ortamlardır. Bu nedenle
banyoları yıkanma sırasında değil de az sonra açıp havalandırmak
gerekmektedir. Aksi takdirde havluya sinmiş deri hücreleri süratle
kokuşmaya başlarlar.
Ellerimizi yıkadığımızda sabunun görevi derimiz üzerindeki
bakterileri gevşetmektir. Ellerimizi bir havlu ile kuruladığımızda
bu gevşemiş bakteriler de havluya geçer. Dolayısıyla
ellerimizi sabunla yıkadıktan sonra kurulamadan ıslak bırakmanın
temizlik bakımından pek faydası yoktur.
Daha ziyade halka açık yerlerde ve işyerlerinde tuvaletlerde
kullanılan elektrikli el kurutucuları elleri kuruturlar ama
bakteriler yine deride kalırlar. Bu nedenle temizlik açısından
havlular, tabii ki temiz olmak şartıyla, sıcak hava üfleyen
elektrikli kurutuculardan daha etkindirler.
Havluların diğer kumaşlardan farkını yaratan, suyu kolayca
emme özelliğini veren, kullanılan ipliğin cinsi ve daha önemlisi
havlu kumaşının dokunuş biçimidir. Havlu kumaş, kumaşın
iki yüzünde halka gibi kıvrılmış iplikler bırakan, ana çözgüden
ayrı bir çözgüyle dokunur. Havlu kumaş yapımında daha çok
pamuk ipliği kullanılır ve özel bir işlemden (apre) geçirilerek
su emme gücü arttırılır.
Türkiye'de havluculuk 18. yüzyılın başından itibaren
Bursa'da gelişmiştir. Bunun nedeni Bursa'da kadife dokumacılığının
dünya çapında gelişmiş olmasıdır. Havluculuk, kadife
dokumacılığının bir yan ürünü olarak doğmuştur. Havlu
ismi de Hav'lı kumaş anlamında Arapça'dan gelmektedir. 'Hav'
Arapça'da kadife, çuha gibi kumaşların yüzeylerindeki ince tüylere
verilen addır. Hav'sız olarak yapılan ve peşkir de denilen
keten havlular ise ayrı bir imalat konusudur.
Cam neden saydamdır?
Cam
şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde
rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir.
Fakat camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne
de gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır,
çünkü atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni
andırır. Kumların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.
Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu
diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise
bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan
incelemelerde bile camın yapısında hiç bir kristal oluşumuna
rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki
kusurlardır.
Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır
ki, normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda
iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir
ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer.
Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi
görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.
Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar
taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir.
Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında
beyaz, hepsini tutup hiçbirini yansıtmadığında siyah renkle göründüğünü
biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda
yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür,
çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmekledir.
Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine
gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle
kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler.
Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük
kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktar bir
kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.
Hint fakiri kobra yılanını
nasıl oynatıyor?
Sadece Hindistan'a değil, kuzey Afrika ülkelerine, özellikle
Fas'a gidenlerin en çok ilgisini çeken şeylerden biri de yılan
oynatıcılarıdır. Yılan oynatıcısının yılanının
sepetinden çıkartıp oynatmasının, onu bir tür hipnotize
etmesinin, flütünden (aslında flüt benzeri bir çalgıdan) çıkardığı
seslerle bir alakası yoktur.
Çünkü kobra yılanı bir taş gibi sağırdır. İşitme organı
ve buna bağlı sinirleri yoktur. Sesleri duyması mümkün değildir.
O sadece yerden, yani topraktan gelen titreşimleri hissedebilir.
Yılanlar titreşimlere karşı çok hassastırlar.
Aslında yılanın sepetinden çıkıp, dikelip aldığı pozisyon
saldırı pozisyonudur. Kobra gövdesinin ön bölümünü havaya
diker ve boynunu yassıltarak genişletir. Bu hareketi boyun
kaburgalarını birbirlerinden ayırarak sağlar.
Yılan oynatıcısı elindeki flütü sağa sola sallayarak yılanın
baktığı hedefin yerini sürekli değiştirir. Yılan flüte doğru
kafasını oynattıkça bu, seyircilere sanki yılan dans ediyormuş
izlenimini verir. Aslında yılanın sallanması fiziksel bir
olaydır. Onu vücudunun üst kısmını yerden yükseltebilmek için
yapar. Sallanmayı kestiği an yere düşer.
Kobra yılanları türünün hepsi bir değildir. Yılan oynatıcıları
genellikle gördükleri her şeye anında saldıran Kral Kobrası'nı
tercih etmezler. Bunlar aynı zamanda dünyanın en büyük
zehirli yılanlarıdırlar. Boyları 5 metreyi geçer zaten en
kuytu yerlerde yaşarlar ve diğer kobraların aksine insandan kaçarlar.
Yılan oynatıcılarının tercihleri daha sakin olan ve yemeyi gözünün
kesmediği büyüklükteki objelere saldırmayan Asya Kobrası'dır.
Develerin hörgüçlerinde ne var?
Devenin
ana yurdu Kuzey Amerika'dır. Tarih içinde oradan Güney Amerika
ve Asya'ya yayılmış, Kuzey Amerika kıtasında ise zamanla yok
olmuştur. Güney Amerika'daki lama, alpaka (bir cins koyun),
guanako {lamanın irisi) gibi hayvanlar devenin akrabaları sayılabilirler.
Yaşadıkları kum fırtınalarına ve diğer olumsuz şartlara
uyabilmek için iki sıra koruyucu kirpikleri ve tüylü kulak
delikleri oluşmuş, burun deliklerini açıp kapayabilme, çok
uzaktan görebilme ve koku alabilme yeteneklerine sahip olmuşlardır.
Develerin tek hörgüçlülerine Arap devesi, çift hörgüçlülerine
ise Baktriane (Bactrian) devesi adı verilir. Baktriane
Afganistan'ın kuzeyinde bir yer olup bugün adı pek
bilinmemesine rağmen çok çeşitli medeniyet ve kültürlere ev
sahipliği yapmış, çok önemli tarihi geçmişi olan bir bölgedir.
Her iki cins deve de yük hayvanı olarak kullanılırlar. Çift hörgüçlü
deve daha yavaştır (3-5 kilometre/saat) ama bir günde kervan içinde
durmadan 50 kilometre yol gidebilir. Hörgücünün tepesine kadar
olan yüksekliği 2 metre iken Arap devesinin sadece bacak yüksekliği
neredeyse 2 metredir. Arap devesi 18 saat boyunca saatte 13-16
kilometre hızla yol alabilir. Develerin yük hayvanı olmalarının
yanında etlerinden, sütlerinden, yünlerinden ve derilerinden de
faydalanılır.
Genelde develerin hörgüçlerinde su olduğuna, bu sayede çöllerde
uzun süreli yolculuklara bu kadar dayanıklı olduklarına inanılır
ama gerçek bu değildir. Öyle olsaydı deve vücudundan su tükettikçe
hörgücünün de bir balon gibi porsuyup inmesi gerekirdi.
Develerin hörgüçlerinde sadece yağ bulunur. Burası 30-35
kilogramlık bir yağ deposudur. Genellikle bir çok hayvan ilerde
enerji kaynağı olarak kullanmak üzere vücudunda yağ depolar
ama develer bunu hörgüçlerinde yaparlar. Yiyecek bulamadıkları
zaman buradan faydalanırlar. Hörgücün bir ikinci işlevi de
deveyi çölün kızgın güneşinden korumasıdır.
Develer zaten çölde suya az gereksinim duyarlar. 40 dereceyi
bulan sıcaklıklarda iki haftaya yakın susuz kalabilirler. Burun
mukozaları insana göre 100 kat daha büyüktür. Bu sayede nefes
verirken havada bulunan nemin üçte ikisini geri kazanabilirler.
Bir devenin vücudundaki toplam suyun yüzde 22'sinin kaybı
halinde karnı çekilir, kasları büzüşür ama bu, onun
performansını çok etkilemez. Buna karşın bir insan vücudundaki
suyun yüzde 5'ini kaybedince görme duyusunda azalma başlar, yüzde
12'sini kaybedince de ölebilir.
Develerin susuzluğa dayanıklı olmalarının nedeni su kayıplarının
büyük bir kısmının dokularındaki sudan olması, kandaki
suyun pek etkilenmemesidir. Ancak bütün bu özelliklere rağmen
susuzluğa dayanma rekoru develerde değil, farelerdedir. Bu
konuda zürafa da her ikisiyle yarışabilir.
Yeri gelmişken develerin bir başka özelliğine de değinelim,
hayvanlar arasında sadece deve, kedi ve zürafa önce sağ
taraftaki ön ve arka ayaklarını, sonra sol taraftakileri atarak
yürürler. Yani sol - sağ seklinde değil sol - sol, sağ - sağ
şeklinde. Hatta şiirdeki aruz vezninin ritminin Arap yarımadasındaki
develerin bu yürüyüşlerindeki ritimden doğduğu bile rivayet
edilir.
Arılar niçin bal
yaparlar?
Tabii ki sadece insanlar yesinler diye değil. Bal arıları
eşek arılarından farklı olarak kışı koloni halinde geçirirler.
Koloni kış uykusuna yatmaz ama bir salkım gibi kümeleşir. Bu
şekilde kış süresince sıcak ve aktif olarak kalabilirler.
Bunun için de önceden, yaz aylarında yeterli miktarda bal depo
etmeleri gerekir. Ortalama bir kovanın kışlık bal ihtiyacı
9-13 kilogram kadardır.
Bal arılarının bal yapma kapasiteleri ise uygun yer
bulabildiklerinde bundan çok daha fazladır. İşte arıcılığın
felsefesinde de bu yatar. Sen arılara imkan sağla, onlar da hem
kendileri hem de senin için bal üretsinler. Arılar kendilerine
yetebilecek miktardan 2-3 kat fazla bal üretebildiklerinden arıcılar
da kovana şekerli şuruplar koyarak onlara bu ortamı hazırlarlar.
Arılar da sonradan ellerinden alınan bu ürün fazlasını dert
etmezler.
Arıların balı çiçeklerden topladıkları nektarı ağızlarındaki
bir enzimle birleştirip altıgen biçiminde balmumundan yaptıkları
hücrelere depoladıklarını biliyoruz. Bu karışımın su oranının
yüzde 17'ye kadar düşmesini bekledikten sonra hücrelerin ağızlarını
yine bir balmumu tabakası ile kaplarlar. Artık arıcı için
mahsul zamanı gelmiştir. Ağzı kapalı hücrelerdeki bal hiç
bozulmaz, saklama zamanı süresizdir.
Arılar böcek dünyasının en gelişmiş sosyal hayatına
sahiptirler. İşçi arılar dünyaya geldikten sonra bir ay içinde
kovanda bir iki günlük sürelerle temizlik, larvaları besleme,
balmumu yapma, yiyecek taşıma, muhafızlık gibi değişik görevler
yaparlar. Sonra uçuş başlar, çiçekler ziyaret edilir, nektar,
polen ve su toplanır.
İşçi arılar çalışma mevsiminde 4-8 hafta yaşarlar. Kış
mevsiminde ise arkadan gelen gençler olmadığı için ömürleri
5-7 ay sürebilir. İşçi arılar dişi olmalarına rağmen kısırdırlar,
yavru yapma yetenekleri yoktur.
Arılar polenleri, su ile karıştırıp larva halindeki yavruları
beslemek için toplarlar. Bir arı kovandan 7 kilometre uzağa
gidip, geri dönebilir. Ancak arılar normal olarak kovanlarından
ortalama bir kilometre kadar uzaklaşırlar.
Arılar bu yolculuklarında yollarını güneşin pozisyonuna göre
saptarlar. Ayrıca yer kürenin manyetik alanına karşı da
hassastırlar. Gözleri polarize ışığa karşı o kadar hassastır
ki çok kalın bir bulut tabakasının ardından gelen zayıf bir
güneş ışığıyla bile kötü havalarda yollarını
bulabilirler.
Arılar geceleri ortadan yok olurlar ama uyumazlar. Gece boyu
hareketsiz kalarak enerjilerini ertesi günkü yoğun işler için
biriktirirler.
Arılar renklerin çoğunu görürler. Işık dağılımında mavi
ve ona yakın renkleri daha iyi görürler. Ultraviyole ışınlarına
karşı da çok duyarlıdırlar. Ultraviyole ışınlarını çok
yansıtan çiçekler onlara daha parlak görünür. Kırmızı
rengi hiç ayırt edemezler.
Bize bu derecede faydalı olan arılar etrafımızda dolaştıklarında
veya balkonda kahvaltı sefası yaparken reçel tabağına
konduklarında çoğu insan huzursuz olur. Bunun nedeni minik arının
sokma tehlikesidir. Halbuki arılar sadece iki durumda canlılara
saldırır ve sokarlar:
1) Kolonilerine bir tehdit olduğunda korumak için;
2) Korkutuldukları zaman. Bu nedenle arı kovanlarına çok yaklaşmamanız,
el kol hareketleri yaparak hızlı hareket etmemeniz önerilir.
Arılar insanı soktuktan sonra genellikle ölürler, çünkü arı
tarafından sokulan insan ani bir hareketle arıyı fırlatınca
arının iğnesi ile beraber zehir torbası ve ifrazat bezi de yırtılarak
arıdan ayrılır ve soktuğu yerde kalır. İlginçtir ki bu
kalan zehir torbasındaki kaslar arıdan ayrılsalar bile zehri
pompalamaya bir süre devam ederler. Bu nedenle tırnağın ucu
ile bir an evvel iğneyi soktuğu yerden çıkarmakta fayda vardır.
Arı zehrine alerjisi olan kimselerde arı sokmaları ağır
tepkilere hatta ölüme yol açabilir. Buna karşın arı zehri
bazı ağrılı hastalıkların özellikle romatizmanın
tedavisinde kullanılır.
Ateş böceği nasıl ışık saçıyor?
Yaz
gecelerinin karanlığında otların arasında veya havada uçarken
parıldayan, yanıp sönerek sarı-yeşil bir ışık veren bir böceği
görmüşsünüzdür. Yanına yaklaşıldığında ışığını söndüren,
gece karanlığında izini kaybettiren bu böceğin ismi ateş böceğidir.
Aslında bu böceğin verdiği ışığın ateşle de sıcaklıkla
da bir ilgisi yoktur. Bunun bilimsel adı 'soğuk ışık'tır ki
günümüz teknolojisi bu ışığı henüz yapay olarak üretmeyi
başaramamıştır. Bilim insanları dünyada milyonlarca yıldır
mevcut olan bu tabiat teknolojisinin önce çalışma mekanizmasını
çözmek sonra da taklit ederek insanlık hizmetine sunabilmek için
çalışmalarına
hız vermişlerdir.
Kısa bir zaman öncesine kadar sürtünme veya ısı olmadan
ışık elde etmenin imkansız olduğuna inanılıyordu. Nasıl ki
normal bir ampul kendisine verilen enerjinin yüzde 4'ünü,
floresan ampul ise yüzde 10'unu ışığa dönüştürebiliyor,
geri kalanını ısı olarak yayıyorsa, ateş böceğinde de
benzer bir durum olduğunu sanan bilim insanları, böceğin bu iş
için kullandığı enerjinin tamamını ışığa dönüştürebildiğini
tespit edince hayrete düştüler. Gelelim ateşböceğinin ışık
üretme mekanizmasına... Aslında ateş böceklerinin ışık
verme reaksiyonları o kadar hızlıdır ki bu fonksiyonun
kademelerini incelemek hemen hemen imkansızdır. Yani ışık üretim
mekanizması hakkındaki bilgiler hala teoride kalmaktadırlar.
Kesin olarak bilinen bunun moleküler seviyede kimyasal bir işlem
olduğu, bazı moleküllerin ayrışarak daha yüksek enerjili
hale geçebildikleri ve bu fazla enerjiyi ışığa dönüştürebildikleridir.
Ateş böceğinin karın bölgesindeki ışık organında bulunan
guddelerden, ışık elde etmede rol alan iki ana kimyasal madde
üretilmekledir. Bunlardan birincisinin kimyasal yapısı aydınlatılmış
ve yapay olarak elde edilmiştir. İkincisinin ise yapısındaki
gizem çözülmesine rağmen sentetik olarak üretilmesi hala mümkün
olamamıştır.
Ateş böceklerinde üretilen iki kimyasalın birleşiminin de
ışık vermeye tam olarak yetmediği, böceğin ışık bölgesine
yakın solunum organının ışık verme anında burayı oksijenle
beslemesi gerektiği tespit edilmiştir. Bilinmeyen bir başka ayrımı
ise bu ışığı hangi şalterin açıp kapadığıdır.
Bu gizemli böceklerin 2 bin çeşidi olup erkekleri uçabilirken
dişileri kanatsızdırlar. Erkekler dişileri aramak için
geceleri uçarlar ve ışıklarını birbirleri ile iletişim
kurmak için kullanırlar. En iyi ışık verimini gelişmiş dişiler
verir. Ateş böcekleri geceleri 3 saat süreyle ışık
verebilirler.
Genellikle ısırarak zehirledikleri salyangozları yedikleri için
kireçli toprakların olduğu nemli bölgelerde daha çok görünürler.
Parlamayı sağlayan kimyasal maddeler sayesinde, kazara onu yiyen
bir düşmanı kusmak zorunda kalır ve bir daha başka ateş böceği
yemeye teşebbüs etmez.
Kediler balık ve sütü
niçin severler?
Suyu, suya girmeyi, yıkanmayı sevmeyen kedilerin balığı
niçin sevdiklerine gelmeden önce kediler sudan gerçekten mi
nefret eder ona bir bakalım. Kedilerin sudan nefret ettikleri
inancı doğru değildir. Mısır'da evcilleştirilmelerinden önce
yaşadıkları ortam su kenarları idi.
Su, kedinin tüylerini ıslatır ve bu da kedinin soğuğa karşı
olan direncini azaltır. Eğer bulunduğu yerin hava şartlarına
göre bu kedi için önemli ise ıslanmaktan kaçınır. Sıcak
iklimlerde yaşayan aslan, kaplan, jaguar gibi akrabaları sudan
kaçınmazlar. Kaplan ve jaguarlar sudaki bir avı veya düşmanı
yakalamak için hiç düşünmeden suya atlayabilirler. Soğuk bölgelerde
yaşayan kar leoparı gibi akrabaları da gerekirse suya girerler
ama derin yerlere yaklaşmazlar.
Kedilerin sudan uzak durmalarının diğer nedenleri, zaten temiz
bir hayvan olmaları, biraz kaprisli biraz da tembel olmaları ve
suya girmenin menfaatleri açısından bir anlam ve amaç taşımamasıdır.
Bir taraflarına su değdiğinde bütün vücutlarını yalayarak
temizlemek zorunda kalmaları da cabası. Aslında kediler de diğer
bir çok hayvan gibi suda gayet iyi yüzebilirler. Van ve Ankara
kedileri diğer cinslere göre suyu daha çok severler.
Köpekler böyle değillerdir. Sahibi denize bir sopa veya küçük
bir top attığında onu alıp geri getirmek için hiç düşünmeden,
mutlu bir şekilde suya atlarlar. Karaya çıktıklarında
silkelenerek etraftakilere de duş yaptırırlar. Ne var ki su, köpeklere
kedilerden daha fazla zararlıdır. Köpek derisinde ter bezleri
yoktur, sadece bol miktarda yağ bezi vardır.
Köpekler insanlarda olduğu gibi ısı düzenlemesi için
terlemezler, ısı ayarını solunum sistemleri ile yaparlar. Çok
yıkanırsalar deri kurur ve çatlar. Belki bu nedenle köpekler
suya girdikten sonra tozlu topraklı yerlere gidip yatarlar.
Ev kedisinin balık sevmesinin yanında kuşlara ve farelere de
olan düşkünlüğünün nedeni evcilleştirilmeden önce Nil
vadisinde balık, kurbağa, küçük kuşlar ve fareleri avlayarak
yaşamış olmasıdır. Zaten eski Mısırlılarda kedileri
evcilleştirme düşüncesini yaratan da bu fare yakalamadaki
ustalıkları olmuştur.
Günümüzde bile kedinin kuzey Hindistan ve güneydoğu Asya'da
yaşayan türleri ırmakların kenarlarında dolaşarak balık
avlarlar. Patileri ile balıkları sudan dışarı atar, bu arada
gerekirse tamamen suya da girerler. Ev kedileri, özellikle yavru
olanları havuz veya akvaryumlardaki balıklara karşı aynı eğilimi
gösterirler, bu amaçla ıslanmaktan da pek kaçınmazlar.
Yunanlı tarihçi Siculus eski Mısır'ı anlatırken kedi bakıcılarının
onları ekmek ve sütle beslediklerinden, Nil nehrinden
getirdikleri balıkları çiğ olarak yedirdiklerinden bahseder. Günümüz
kedilerinin balık merakının vahşi atalarından gelen
genlerden, süt zevkinin ise Mısırlı bakıcıların yarattığı
beslenme alışkanlığından kaynaklandığı anlaşılıyor.
Arıların bal petekleri niçin altıgendir?
Arılar
doğanın gerçekten usta mimarlarıdırlar. Kesiti düzgün altıgenler
oluşturan prizma şeklindeki petek gözlerinin dipleri bir
piramit oluşturarak sona ererler. Kovanlardaki şekliyle dik
duran her petekte, petek gözleri yatayla sabit bir açı yapacak
şekilde inşa edilirler.
Her bir gözün derinliği 3 santimetre, duvar kalınlığı ise
milimetrenin yüzde beşi kadardır. Bu kadar ince duvar kalınlığına
rağmen altıgen yapı nedeniyle büyük bir direnç kazanırlar
ve arıların depoladıkları kilolarca balı rahatlıkla taşıyabilirler.
Arıların petek gözlerini kusursuz bir şekilde altıgen
yapmalarının başka sebepleri de vardır. Eğer beşgen,
sekizgen veya daire şekillerini seçselerdi bitişik gözler arasında
boşluklar kalacak, işçi arılar fazla mesai yaparak ve daha
fazla balmumu harcayarak bu boşlukları doldurmak zorunda
kalacaklardı.
Gerçi üçgen veya kare yapsalardı bu boşluklar olmayacaktı
ama altıgenin bir başka özelliği daha vardır. Alanları aynı
olan üçgen, kare ve altıgen şekillerden toplam kenar uzunluğu
en az olanı altıgendir. Yani aynı miktarda balmumu ile daha çok
altıgen odacığın kenarı çevrilebilir.
Aslında matematiğin, geometrinin ve simetrinin en kusursuz örnekleri
sadece bal peteklerinde değil doğanın her yerinde görülebilir.
Ancak bizler günlük hayatın hayhuyu içinde bu mükemmelliğin
farkına varamayız.
Kar taneciklerinin hepsi birbirlerinden farklı altıgen şekilleri,
tohumların dizilişlerindeki spiraller, mineral kristallerindeki
geometrik yapılar ve değişmez açılar, tavus kuşunun kuyruğundaki
lekeler, sümüklü böceğin kabuğu, örümcek ağları, tüm
bunlar görünümü olarak kusursuz olmalarına karşın müthiş
bir matematik düzen de gösterirler.
Papatyanın ortasındaki sağ spirallerin sayısının 21, sol
spirallerin ise 34 olması, Himalaya çamının kozalaklarındaki
pulların aynı şekilde 5 sağ, 8 sol spiral oluşturması, kara
çam kozalaklarında ve ananas meyvesinde ise 8 sağ, 13 sol
spiral bulunması tesadüf değildir elbette.
Leonardo Fibonacci (1170-1250) isimli büyük matematik ustası ta
o yıllarda, her sayının kendinden önce gelen iki sayının
toplamı olduğu bir dizi geliştirdi;
l, l, 2, 3, 5. 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610,
.........................
Dikkat ederseniz yukarıda verilen sağ, sol spiral sayıları, bu
dizide artarda yer alan sayılardır.
Bu dizinin ilginç bir yanı da on ikinci terimden yani 144'den
sonraki ardışık sayıların birbirlerine oranlarının (233/144
= 377/233 = 610/377) 1,61803 olması, 5. Sayı ile 12. Sayı arasındaki
oranların da bu sayıya çok yakın olmalarıdır.
15. Yüzyılın ikinci yarısında yaşamış matematikçi Pacial
Luca tabiatta daima kenarları arasında 1,618 oranı bulunan bir
dikdörtgen bulunduğunu, hatta insan vücudunun da bu oranda
yaratıldığını ileri sürüyor, mahkeme tarafından yakılma
tehlikesine karşı da Leonardo da Vinci'nin çizimlerini göstererek
meydan okuyordu. Zamanın heykeltıraşlarının heykellerinde de
bu oranı kullandıklarını belirtmeleri üzerine bu oran 'Tanrısal
Oran' olarak da anılmaya başlandı.
Yapıştırıcılar nasıl
yapıştırıyor?
Yapıştırıcıların sağladığı yapışma olayı
aslında kimyasal bir reaksiyondan başka bir şey değildir.
Tabiatta evini yapan arı, kayalara ve gemilerin altındaki
kesimlerine tutunan midye gibi çok iyi yapıştırıcı üreten
canlıların sayısı az değildir.
Yapıştırıcıların hikayesi tarih öncesi çağlara kadar uzanıyor.
Mağara duvarlarına resim benzeri şekiller yapan atalarımız
bunları duvarlara yumurta akı, kurumuş kan ve su bitkilerinin
özleriyle sabitliyorlardı.
Sonraları, milattan önce 3500 yıllarından başlayarak eski Mısırlılar
ve Sümerler hayvan derilerini ve kemiklerini kaynatarak daha sağlam
yapıştırıcılar yapmayı öğrendiler. Günümüzde imalatçılar
yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yapıyorlar.
250 temel maddeden binin çok üstünde özel türler üretiyorlar.
Yapışma olayında benzer veya ayrı malzemeden iki madde, bir de
yapışkan gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır.
Yapıştırıcının moleküllerinin diğer iki madde molekülleri
ile birleşme eğilimi gösterir bir yapıda olmaları
gerekmektedir.
Aslında iki maddeyi birbirlerine ideal bir şekilde yaklaştırabilsek
yapıştırıcı bile kullanmadan birbirlerine yapışabilirler.
Her iki maddenin yüzeylerindeki atomların farklı kutupları
birbirlerini çekerler. Pratikte ise bu oluşumu sağlamak mümkün
değildir.
Atomların birbirlerini çekebilmeleri için iki cismin yüzeyleri
arasındaki mesafenin milimetrenin 10 milyonda birini geçmemesi
gerekir. Oysa son derecede pürüzsüz olarak görülen bir cismin
bile yüzeyinde milimetrenin on binde dördü kadar yükseklikte
girinti ve çıkıntılar vardır.
Bu durumda her iki malzeme aynı cins olsalar bile yüzeyleri hiçbir
zaman ideal düzlükte olamayacağından, aradaki boşlukları
doldurmak, en fazla miktarda bağ oluşturarak moleküllerin birleşmesini
sağlamak için araya bir yapıştırıcı gerekir.
Yapıştırıcının akıcı ancak kuruduğunda katılaşıp kolay
kolay kopmayacak özellikte, yüzeylerin ıslanabilir, tamamen
temiz toz ve yağdan tamamen arındırılmış olmaları
gerekmektedir. Peki nasıl oluyor da bu kadar güçlü olan yapıştırıcılar
tüpün içinde tüpe yapışmadan durabiliyorlar?
Bir çok yapıştırıcının içinde iki tür katkı malzemesi
vardır. Biri yapıştırıcı sıvının moleküllerini birleşmeye
zorlar, stabilizer denilen diğeri de tersi. Tüpün içinde
bunlar bir halatı birer ucundan çeken iki kişi gibidirler. Tüpün
iç yüzeyi tamamen nötr olduğundan biri diğerine üstün
gelemez, denge halindedirler. Yapıştırıcı tüpten çıkınca
havadaki nem stabilizer kısmının etkinliğini yok eder, yapıştırıcı
sertleşir ve sürüldüğü yere yapışır.
Yapıştırılacak yüzeylere yapıştırıcıdan ince bir tabaka
sürülmesi tavsiye edilir çünkü fazlası yapıştırıcının
kendi içinde bağlar oluşturup sertleşmesine yol açar.
Tüpün kapağı açıldıktan sonra ağız kısmında görülen
ve tüpün kullanılması için delinen sızdırmaz kısım da yapıştırıcının
hava ve nem alıp tüpün içine yapışmaması için alınmış
bir tedbirdir.
|