Telefonda ses ne kadar hızlı gidiyor?
Sesimiz
telefonda ses hızı ile gitmez. Telefonun ağız kısmı denilen
mikrofona konuştuğumuzda, ses burada elektrik akımına çevrilir.
Karşı tarafın telefonunda tekrar sese çevrilene kadar yolculuğunu
elektrik akımı olarak yapar.
Bilindiği gibi elektriğin hızı ışık hızı ile aynıdır.
Dolayısıyla ses telefonda ışık hızı ile yol alır. 5
kilometre uzaklıktaki bir arkadaşınızla telefonla konuşurken
onun bulunduğu yerde gök gürlerse, şimşeğin ışığının gökgürültüsünden
önce gelmesi gibi, gökgürültüsünün telefondaki sesi de
havadan gelen sesine göre daha önceden kulağımıza ulaşır.
Ses hızı, deniz seviyesinde, kuru ve sıfır derecedeki havada
saniyede 331,4 metredir. Bakır kablo içinde ise saniyede 3500
metre kadardır. Yani sesimiz telefonda ışık hızı ile değil
de ses hızı ile gitseydi (ki bu mümkün değildir) 600
kilometre uzaklıktaki bir arkadaşımız konuştuklarımızı
telefonda 3 dakika sonra duyabilirdi. Düşünebiliyor musunuz böyle
bir konuşma sonunda gelecek telefon faturasını?
Radyonun sesi açılınca
pili daha çabuk mu biter?
Pille çalışan portatif radyolarda sesin yüksekliği
pilin ömrünü etkiler. Radyo açık, sesi kapalı durumu ile
sesin sonuna kadar açık durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin
üçte bir kadar kısalmasına neden olur. Ses sonuna kadar açıldığında
pillerden çekilen akım yüzde 30 artmaktadır. Bu durum, küçüğünden
büyüğüne, pille çalışan ve hoparlörü olan bütün radyo,
teyp, volkmen vb. için aynıdır.
Pillerin kullanış şekilleri de ömürlerini belirler. Bir
radyoyu 4 saat sürekli açık tutmak ile birer saatlik aralarla 4
kere açıp kapamak arasında da fark vardır. Piller çalışmıyorken
çok az da olsa kendilerini toparlayabildiklerinden, devamlı açık
tutulduklarında, aynı toplam süre için ömürleri daha kısa
olur. Şüphesiz bu durum ilk çalıştırmada, yani ilk hareket
anında daha fazla akım çeken motorları çalıştıran piller için
geçerli değildir.
Pille çalışan hesap makinelerinde, makineyi uzun süre açık
tutmak mı pilin ömrünü daha çabuk bitirir, yoksa yapılan işlemlerin
yoğunluğu mu? Makinede hesapları yapan mikro işlemci, hesap
makinesi çalışıyorken en fazla güç çeken kısmıdır. Ne
kadar çok rakamla, ne kadar çok işlem yapılırsa, pillerin ömürleri
o kadar kısalır. Hesap makinesi açıldığında, yapılan işlemin
dışında akım çeken tek şey ekranın aydınlatmasıdır ki
pilin ömrü üzerinde işlemler kadar etkili olamaz.
Termos nasıl sıcağı sıcak,
soğuğu soğuk tutabiliyor?
Tek sebebi var, vakum yani boşluk. Bir termosta iç içe
geçmiş iki kap vardır. Dıştaki metal bir kap olup içteki
genellikle bir cam şişedir. İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır.
Tam olmasa da üreticiler tarafından elde edilebilen tama yakın
bir boşluk vardır.
Vakumlu bir ortamda hava molekülleri de olmadığından ısı
iletilemez. Cismin ısısı başlangıçta ne ise o halde kalır.
İçerden dışarıya, dışardan içeriye ısı geçişi olmaz.
Termosun içine kahve konulursa ısısı dışarı kaçamayacağı
için kahve sıcak kalır, soğuk su koyarsanız dışarıdan içeriye
ısı giremeyeceği için su ısınmaz, soğukluğunu muhafaza
eder.
Vakumlu yani havasız ortamın izolasyon özelliği, 1643 yılından,
Toricelli'nin bugünkü termometrelerin atası olan cıvalı
barometreyi icadından beri biliniyordu. Ne var ki yaratılan
vakumu muhafaza edebilecek, aynı zamanda da ısıyı iletmeyecek
lastik türü malzemelerden o zamanlar kimsenin haberi yoktu.
Termos başlangıçta kahve veya soğuk suyun sıcaklığını
muhafaza etmek için değil, bir laboratuar aleti olarak sıvı ve
gazları muhafaza etmek amacı ile tasarlandı. İngiliz fizikçi
Sir James Dewar, 1890'lı yıllardaki bu buluşunun patentini hiç
bir zaman almadı ve bilimsel kuruluşlara bağışladı.
Dewar'ın Alman asistanı Reinhold Burger bu cihazdaki ticari
geleceği iyi gördü ve 1903'de Almanya'da patentini aldı. Hatta
ismi için ödüllü bir yarışma dahi açtı. Kazanan isim
Yunanca 'ısı' anlamına gelen 'Thermos' oldu. Bu isim 1970 yılına
kadar ticari bir marka olarak kaldı. Sonraları bu tip cihazların
genel ismi olarak herkes tarafından kullanılması kabul edildi.
Termosun daha çok tanınmasını ve evlerde yaygın olarak kullanılmasını
sağlayanlar kuzey ve güney kutbuna giden kaşifler, Everest'in
tepesine çıkan dağcılar ve zeplin yolcuları oldu. Dünyanın
bir ucuna giderken bile kahveyi sıcak tutabilen termosa karşı
insanların güven duyguları arttı. Termos piknik çantasında
unutulmaması gerekenlerin içinde en baştaki yerini aldı.
Antifiriz suyun donmasını nasıl önlüyor?
Arabamızın
motoru arabayı yürütecek gücü sağlarken bir yandan da ısı
üretir. Motor bloğu içinde devamlı dolaşan su ile motor soğutulur.
Motordan aldığı ısı ile ısınan bu su da radyatörde havanın
yardımıyla soğutulur.
Kapalı bir çevrimde ve ideal ısı dengelerinde devamlı oluşan
bu olayın farkına biz ancak, herhangi bir arıza durumunda soğutma
olayı yetersiz kaldığında, radyatörden buharlar çıktığında,
yani bilinen tabiri ile arabamız hararet yaptığında varırız.
Kışın soğuk aylarında, hava sıcaklığı sıfırın altına
düşünce, arabamız kapı önünde hareketsiz halde iken bu soğutma
suyu da her su gibi donabilir. Donunca genişler ve yaptığı basınçla
motor bloğunu çatlatabilir. Bu olayı önlemek için suyun içine,
sıfırın çok altındaki derecelerde bile donmasına mani olacak
'anti-firiz' dediğimiz sıvı ilave edilir.
Motorun soğutma suyunun içine ne oranda antifiriz konulacağını,
o bölgede olabilecek en düşük hava sıcaklığı belirler. O
zaman şöyle düşünülebilir. Tam emniyetli olması bakımından,
soğutma suyunun yerine niçin tamamen antifiriz doldurmuyoruz?
Antifiriz oranı yüzde yüzü bulunca sıcaklık ne kadar düşerse
düşsün maksimum korunma sağlanmış olmaz mı?
Hayır, olmuyor. Mantıken ters gelebilir ama belirli orandan
fazla konulan antifiriz bu sefer de tamamen ters tepki veriyor.
Suya yüzde 50 oranında katılmış antifiriz -37 derecede
donarken, antifirizin kendisi yani saf antifiriz -12 derecede
donuyor.
Suyla karışabilen her şey onun sıfır derece olan donma noktasını
düşürür. Yani donma derecesini düşürmek için suya toz şeker,
şurup hatta aküdeki asit bile konulabilir. Hepsi de bir dereceye
kadar aynı işlevi görür ancak hiçbiri diğer tehlikeli yan
etkileri bakımından tavsiye edilmez.
İlk otomobillerde şeker ve balın antifiriz olarak kullanılmaları
denendi, sonraları ise alkolde karar kılındı. Ancak bu sefer
de alkolün kaynama noktası düşük olduğundan motor sıcakken
sorun çıkardı. O halde ideal antifirizin donmayı önlemesi ama
aynı zamanda da suyun kaynamasına sebep olmaması gerekiyordu. Günümüzde
bu amaçla 'etilen glikol' denilen renksiz kimyasal bir sıvı
kullanılıyor.
Suyun içine katılan kimyasalların donmayı önleme özelliği,
suyun ve buzun moleküler yapıları ve antifirizin bu yapılara
olan etkisinden ileri geliyor. Bilindiği gibi tüm sıvılarda
olduğu gibi suda da moleküller serbest ve düzensiz halde, katılarda
(buzda) ise sabit ve düzgün bir yapıdadırlar. Su donarken önce
moleküllerinin hareketleri yavaşlar sonra da düzgün ve sabit
bir pozisyona gelirler yani kristalleşirler. İşte antifirizin
buradaki rolü, moleküllerinin su molekülleri ile birleşerek
onların buz kristalleri oluşturmalarına mani olmaktır.
Peki öyleyse ortada su yokken antifiriz kendi kendine niçin daha
çabuk donuyor? Çünkü suya katıldığında antifirizin su
moleküllerine yaptığını su da antifiriz moleküllerine yapar.
Donmayı önlemek daha doğrusu geciktirmek iki taraflı çalışır,
su da antifirizin donma derecesini düşürür. Sonuç olarak
arabanın soğutma suyuna önerilenden fazla antifiriz konmasının
hiçbir faydası yoktur aksine zararı vardır.
Çayı kim keşfetti?
Çaysız
bir dünya nasıl olurdu acaba? Çay keşfedilmeseydi, çaydanlık,
çay fincanı, kaşığı, işyerlerinde çay paydosu, şehirlerarası
otobüslerde çay molası olamazdı. Şükür ki çay milattan önce
2737 yılında büyük Çin imparatoru Shen Nung tarafından tesadüfen
de olsa keşfedildi.
Shen Nung bir gün bahçede ağzı açık bir kapta su kaynatırken
çalılıklardan bir kaç yaprak kaynayan suyun içine düştü.
Nung yaprakları suyun içinden toplayamadan yapraklar suda
kaynamaya, hoş bir koku etrafa yayılmaya başladı. İmparator
merak edip suyun tadına bakınca çay keşfedilmiş oldu.
İmparatorun kendi keşfi hakkındaki düşüncesi çayın susuzluğu
bastırdığı, harareti giderdiği ve uykuya olan isteği azalttığı
şeklindeydi. Çay ismi de Çincedeki "ça"dan geliyor.
Benzer şekilde çaya Ruslar "chay" Araplar
"shaye" Japonlar “cha” diyorlar.
Çay bugün dünyada sudan sonra en çok içilen içecektir.
Avrupa'ya gelişi 1610 yılını buldu, başlangıçta da ilaç
muamelesi gördü. Halbuki o yıllarda çay Orta Asya'da o kadar
değerliydi ki çay balyaları ticarette para yerine geçebiliyordu.
Çayın Avrupa'ya geldiği ilk yıllarda tüccarlar satışını
ateş düşürücü, mide ağrısı giderici, romatizmayı önleyici
bir ilaçmış gibi yaparlarken, doktorlar biraz daha ileri
giderek çaydan yapılan iksirin tüm hastalıklara karşı direnç
kazandırdığını ve yaşlanmayı geciktirdiğini ileri sürüyorlardı.
Zamanla bu sefer de çayın aleyhine görüşler yayılmaya başladı.
Fransız fizikçiler çayı asrın en münasebetsiz yeniliği diye
nitelendirirlerken bir Alman doktor da 40 yaşından sonra çay içenlerin
ölüme daha yakın olacaklarını iddia ediyordu.
İngiltere'de ise çay içmek alışkanlık haline gelince kadın
dergileri ev kadınlarının çay yüzünden ev işlerine soğuk
bakmaya başladıklarını, ekonomistler ise çalışmaya
harcanacak zamanın çay içmekle tüketildiğini ileri sürdüler.
Ancak bunların hiçbiri çayın dünyanın en favori içeceği
olmasını önleyemedi. Miktar tam olarak bilinemiyor ama dünyada
senede 2 milyon ton civarında çay tüketildiği tahmin ediliyor.
Günümüzde çayın yaygınlaşmasına en çok etki eden faktör
poşet çayın icadıdır. Her ne kadar icadının tam farkına
varmasa da poşet çayın mucidi Thomas Sullivan'dır. Kahve ve çay
ticareti ile uğraşan Sullivan, müşterilerine sık sık çay örnekleri
gönderiyordu. Başlangıçta bu iş için teneke kutuları kullanırken,
sonradan elde dikilmiş ipek torbaların bu iş için daha pratik
ve ucuz olacaklarını düşündü.
Çok geçmeden siparişler başladı ama şaşırtıcı olan esas
malı değil torba içindeki örnek çayları sipariş
etmeleriydi. Müşteriler torbaların çayın kaynamasını
kolaylaştırdıklarını keşfetmişlerdi. Çayın torba (poşet)
içinde satımı o kadar geliştirildi ki Batı ülkelerinde tüketim
oranı toplam çay tüketiminin yarısına ulaştı.
Dünya tarihinde bugüne kadar kaç insan yaşadı?
Tabii ilk insanlar da on binlerce yıl yiyecek bulma ve yaşama
kaygılarından nüfus sayımına vakit ayıramadılar. Tahmini
olarak bu sayının 60 milyar ile 110 milyar arasında olduğu sanılıyor.
Kesin sayı vermeyi seven araştırmacılar ise dünyada 200 bin yıldan
bu yana 70 milyar insanın doğup öldüğünü söylüyorlar. Şu
anda dünya nüfusunun 6 milyarı geçtiği hesaba katılırsa şu
fani dünyadan gelip geçmiş insanların neredeyse yüzde 10'u
hala aramızda.
İlk bilgisayar nasıl
ortaya çıktı?
İnsanoğlunun ilk hesap makinesi abaküslerdir ve abaküse
benzeyen ilk araçlar bundan 3,000 sene önce kullanılmıştır.
Otomatik hareketlerden yararlanan ilk toplama makinesini Blaise
Pascal geliştirmiştir. Pascal bu makineyi tasarlarken, bir
tarafa doğru döndürülen dişli çarkların hareketinden
faydalanmıştır. Daha sonra Leibniz aynı prensiple çarpma işlemi
de yapabilen bir makine daha geliştirmiştir.
Hesaplamada elektronik sistemin öncüsü İngiliz bilim adamı
Charles Babbage'dir. Babbage'nin Analitik Motor adını verdiği
cihaz, belli bir programlama içinde hesapları otomatik olarak
yapabilmekteydi.
Gerçek anlamda bilgisayarlar, 1941 yılında Berlin'de Kondrad
Zuse tarafından geliştirilmiştir. Onun yaptığı bilgisayar,
elektron lambalarından oluşuyordu ve aynı yıllarda Busines
Machines Corporation adlı firmanın yaptığı otomatik
bilgisayardan çok daha hızlı çalışıyordu.
1946'da, Amerikalı J. Presper Erchert ve John W. Mauchly, yüksek
işlem hızına sahip tam elektronik ilk sayısal bilgisayarı
geliştirdiler. 17,500 civarında elektron tüpü, 1,500 röle,
70,000 direnç ve 10,000 kondansatörden oluşmuş 30 ton ağırlığındaki
bu dev makina, on haneli 5,000 sayıyı bir saniye içinde
toplayabiliyordu.
Sonraki yıllarda inanılmaz bir süratle geliştirilen
bilgisayarlar, bilgiyi çabuk ve doğru bir şekilde işleme ve
saklama özellikleri nedeniyle, kısa sürede günlük hayatın
ayrılmaz bir parçası haline geldiler. Bilgi üretimi ve dolaşımı
hızlandı. Bu gelişmeler sayesinde, bir toplumun bütün
bireylerinin bilgiye kolayca ulaşmaları ve onu tüketmeleri mümkün
oldu.
Bilgi toplumunun oluşumunu hızlandıran bu gelişmelerin yanı sıra,
basımevlerinden uzay gemilerine kadar hemen bütün makina ve araçların
kontrolünü de bilgisayarlar üstlenmeye başladı. Böylece
insanlar uzun süre alan ve oldukça karmaşık olan yorucu ve bıktırıcı
işlerden kurtuldular.
Kertenkeleler neden kuyruklarını bırakırlar?
Kuyruklarını
bırakma yöntemi, kertenkelelerin bir savunma yöntemidir. Başka
bir hayvan kendilerine saldırdığında, kertenkele kuyruğunu bırakır.
Vücudundan ayrılan kuyruk, kasların kasılmasıyla bir süre
yerde oynamaya devam eder. Saldıran hayvanın dikkati bu yöne
kaydığından, kertenkele hızla oradan uzaklaşır.
Karıncaların bu özelliklerini
biliyor muydunuz?
* İşçi karıncaların neredeyse tamamı dişidir.
Erkekler çiftleştikten kısa bir süre sonra ölürler.
* Karıncalar yaklaşık 60 milyon yıldır değişim geçiriyorlar.
* Kraliçe karınca 20 yıl yaşayabilir. Ve yaşamı boyunca yaptığı
tek şey yumurtlamaktır.
* 500 binin üzerindeki bir karınca grubu bir kuşu, bir domuzu
ya da atı öldürebilir.
* Bir karınca kendisinden 50 kat fazla bir ağırlığı taşıyabilecek
güçte.
* Karıncalar acımasız savaşçılardır. Isırabilirler,
sokabilirler ve arkalarından asit fışkırtabilirler.
Köpekler besinlerini
neden gömerler?
Köpekler, çevrelerine yakın yerlere, ihtiyaçları
olacak yiyecekleri gömerek, besinlerini depolarlar. Bu, insanlar
tarafından istifçilik veya besin depolama olarak adlandırılır.
Ev hayvanları arasında sadece köpekler, kemiklerini gömmeye eğilimi
olan hayvanlardır. Vahşi hayatta yaşayan kurtlar, yakaladıkları
küçük avları, daha sonra kullanmak üzere gömerler. Evcil köpekler
ise kemiklerini gömdükten sonra onunla ilgilenmez, yani daha
sonra çıkarıp, kullanmaz ve unuturlar. Evde yaşayan köpekler
de gıdalarını koltuk araları, halı veya elbiselerin altına
vs. saklar ve koku yardımıyla tesadüfen bulmazlarsa, unuturlar.
Demek oluyor ki, evcil köpekler gömme işlemini besin ihtiyaçlarını
garanti altına almak için yapmamaktadırlar. Bu, tamamen vahşi
hayattan kalma bir içgüdüdür.
İnsanlar niçin tokalaşıyorlar?
Tokalaşma
aslında çağlar öncesi bir adet. Çok eski çağlarda, tüm
erkekler bir silah taşıyor ve çoğunluğu da bu silahı sağ
eli ile kullanıyordu. Bir erkek diğerine dost olduğunu, elinde
silah bulunmadığını göstermek için, boş sağ elini uzatıyor,
digeri de aynı şeyi yapıyordu. Ama her iki taraf da kendini
emniyete almak, diğerini aniden silahını çekmesine mani olmak
için, birbirinden emin olana kadar, birlikte ellerini hafifçe sıkarak
duruyorlardı.
Tellere konan kuşlar niçin çarpılmıyorlar?
İnsanların
dokundukları anda kömür oldukları binlerce volt cereyan taşıyan
elektrik tellerine konan kuşlar nasıl oluyor da cereyana kapılmıyorlar?
Çünkü topraklanmamışlardır. Çünkü tam bir devre meydana
getirmezler. Çünkü kısa devre yaratmazlar. Ama kuş kazara
elektrik tellerini taşıyan direğe temas ederse, elektrik akımı
kuşun gövdesi ve direk yolu ile toprağa geçer ve kuş ölür.
|